Türkiye’nin ekonomisi büyüyor, millî gelir artıyor, kişi başına düşen gelir 20 bin dolar seviyelerine geliyor. Fakat işçi, memur ve emekli hâlâ geçinemiyor.
O hâlde meseleye başka bir yerden bakmanın zamanı gelmedi mi?
İşçinin, memurun ve emeklinin sofrasına gitmesi gereken para nereye gidiyor?
Son yıllarda ortaya çıkan yolsuzluk, rüşvet, irtikap, kamu kaynaklarının kötüye kullanılması iddiaları; fonlar üzerinden yürütüldüğü ileri sürülen usulsüzlükler, borsa manipülasyonları ve haksız servet transferleri birlikte düşünüldüğünde insanın aklına çok daha ağır bir ihtimal geliyor:
Acaba millet fakir olduğu için mi geçinemiyor, yoksa milletin hakkı millete ulaşmadan yolda mı çalınıyor?
Bir ülkede milyarlarca liralık kamu kaynağı yolsuzluk ve rüşvetle yağmalanıyorsa; finans piyasalarında manipülasyon ve usulsüzlüklerle servetler el değiştiriyorsa; kamu imkânları belirli kişilere aktarılıyorsa, kaybolan para sadece devletin kasasından çıkmış olmaz.
O para aslında işçinin ücretidir, memurun maaşıdır, emeklinin aylığıdır.
Çünkü devletin ve ekonominin kaybettiği her milyar, milletin refahından eksilen milyardır.
Bir tarafta “Geçinemiyorum” diyen milyonlar…
Diğer tarafta milyonluk otomobiller, lüks mekânlar, ölçüsüz harcamalar ve kaynağı sorgulanması gereken olağanüstü servetler…
Elbette her servet suçtan doğmaz. Ancak suçtan, yolsuzluktan veya manipülasyondan doğduğu yargı kararıyla ortaya konulan her servetin gerçek mağduru millettir.
Bu nedenle mesele sadece faiz, kur veya enflasyon meselesi değildir.
Asıl mesele, Türkiye’nin ürettiği zenginliğin işçiye, memura, emekliye ve dar gelirliye ulaşmasını engelleyen bütün kriminal kanalların kesilmesidir.
Yolsuzlukla mücadele bu yüzden yalnızca bir ahlak veya ceza hukuku meselesi değildir.
Aynı zamanda milletin parasını yeniden millete ulaştırma meselesidir.