Malum yaz aylarındayız; yani düğün mevsiminde. Bir arkadaşla oradan buradan konuşurken konu ister istemez evlilik ve düğün meselelerine de geldi. “Yeni nesil artık evlenmek istemiyor” dedi arkadaşım. 6284 sayılı ‘Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’dan, boşandıktan sonra erkeğin ödediği ömür boyu nafakadan girdi, düğün masraflarına güç yetmeyişinden, bizim mahalledeki boşanmaların artmasından, gençlerin sorumluluk almaktan uzak durmalarından çıktı.

O an zihnimde ster istemez geçmişe bir yolculuk yaptım: Lise yıllarımızdı; 1980’lerin başı. Gençtik, heyecanlıydık, idealisttik. Geçim telaşı daha omuzlarımıza yüklenmemişti. Edindiğimiz-öğrendiğimiz bilgilerle günden güne kendimizi daha güçlü hissediyor; dünyayı-kurulu sömürü düzenini rahatlıkla değiştirebileceğimizi sanıyorduk.

Kanımız, heyecanımız damarlarımıza sığmıyor bazı şeylere olan açlığımızı giderebilmek için ve de kaybettiğimiz zamanı telafi edebilmek için çok şey öğrenmeye ve öğrendiklerimizi de bir an önce hayata tatbik etmenin gayretinde oluyorduk. Bir an önce köhnemiş sömürü düzeninden kurtulup “Asr-ı Saadet”e benzer bir hayat tarzına geçmeliydik.

Sizin anlayacağınız daha feleğin çemberinden geçmediğimiz için bilgiye, İslami hayat tarzına aç insanların bir an önce bizlere ayak uydurup bizimle olacaklarına, bizim gibi düşünüp öğrendikleri yeni bilgilerle bir an önce hayatlarına tatbik etmenin gayretinde olacaklarına inanıyorduk.

Öyle ya yıllardır, yüzyıllardır yalan yanlış bilgilerle oyalanan, beyinleri iğdiş edilen insanlar hakiki birer muttaki-muvahhid Müslüman olacaklar, kendileri ile birlikte dünyayı da değiştireceklerdi. Bilhassa son yüzyılda batılı emperyalistlerin bizlere dayattığı hayat tarzı bedenlerin sığmadığı, dar gelen bir elbiseden ibaretti. İnsanlar ondan kurtulmaya can atacaklardı. Vahdet diyorduk, uhuvvet diyorduk, bağımsızlık diyorduk…

Bizler düzenin tornasında şekillendirilmiş büyüklerimiz gibi olmayacak; Allah Resulu (sav) ve onun güzide arkadaşları gibi bir yaşam tarzı ile zulmetten nura hicret edecektik. Giyimimiz, kuşamımız, sosyal yaşantımız da onlar gibi olmalıydı. İdealist gençlerdik. Öylesine idealisttik ki “İdealist insan başkalarına para kazandıran insandır” gerçeğiyle tanışmamıştık.

İslami hayat tarzının olmazsa olmazlarından biri, toplumun temel taşı “aile” idi. Bizler de tağuti sistemlerin bizlere dayattığı aile yapısının tam zıddına mutluluk ve saadet kaynağı, sisteme-rejime angajeolmamış nesiller yetiştirebilmek için yeni aileler kurmalıydık. Evlerimizi gereksiz eşyanın esiri birer ‘puthane’ olmaktan da kurtarmalı, toplumun dayattığı, İslami hayat tarzı ile uyuşmayan yapısını da tümden değiştirmeliydik. Her türlü hurafeden arınmalıydık. Bir kızın çeyizi Hz. Fatıma’nın çeyizinden farklı olmamalıydı. Damat da Hz. Ali gibi olmalıydı.

Neyse fazla uzatmayalım bir arkadaşımıza kız istemeye gittik. Hacı Amca kaşla göz arasında bize İslam Tarihi, siyer, fıkıh vs derslerini verdi ve dedi ki: “Ben sizden bir Müslüman olarak özel taleplerde bulunmayacağım. Sünnete uygun olacak. Ata binmek sünnettir. Atın bugünkü karşılığı araba/otomobil. Evladımızın arabası var mı? İyi bir kılıç sahibi olmak sünnettir. Kılıcın bugünkü karşılığı iş/meslektir. Evladımızın bir mesleği, bir işi var mı? Müslüman cahil olup toplumdan ayrı kalamaz. Haberleri ve gündelik olayları takip etmek için de bir televizyon elzem. Grundig marka olursa iyi olur. (O dönemde renkli televizyon daha icat edilmemişti. Tek Kanal da TRT idi) “

“Peki hacı amca yer sofrasında yemek sünnettir. Bugünkü karşılığı yemek masasıdır. 12 kişilik mi olmalı yoksa 8 kişilik de idare eder mi?” diyecektik oldu ama işin tadı tuzu kaçmıştı. Neyse Hacı Amca kerimesini bizim arkadaşa vermedi. Bizim arkadaş başka bir şehre “Hicret” etti. Orada evlendi çoluk çocuğa karıştı.

Zaman değişiyor, şartlar değişiyor, biz değişiyoruz ama bazı şeyler hiç değişmiyor hatta yenileri ekleniyor. Güzellikler sizinle olsun.