Josh Safdie’nin tek başına yönetmen koltuğuna oturduğu ilk büyük kurmaca projesi olan, yılın en iyi filmlerinden Marty Supreme vizyondaki yerini aldı. 1950’lerin Amerika’sında, pinpon dünyasının tuhaf ve karizmatik figürü Marty Reisman’ın hayatından esinlenerek, spor biyografisi janrına yeni bir soluk getiren yapım; hırs, bireycilik ve sınır tanımayan kapitalist arzular üzerine yer yer eleştirel, yer yer absürt bir bakış sunuyor. Safdie Biraderler’in daha önceki işlerinden aşina olunan o kaotik, nefes nefese bırakan ve karakteri köşeye sıkıştıran anlatı yapısı, bu filmde yerini daha stilize bir sinema diline bırakıyor. Bir sporcunun yükseliş ve düşüş hikâyesini ele alan yapım, aynı zamanda bir oyunun sanata, bir karakterin de kendi yarattığı mite dönüşme sürecini masaya yatırıyor.
Gerçek bir masa tenisi efsanesi olan Marty Reisman’ın hayatından yola çıkan hikâye, onun yalnızca bir sporcu olarak değil, aynı zamanda kendi markasını kurma hırsıyla yanıp tutuşan bir figür olarak portresini çiziyor. Kronolojik biyografi tuzağına düşmekten özenle kaçınan, Marty’nin hayatının dönüm noktalarını birer durak olarak kullanan senaryo metni, geleneksel yükseliş hikâyesinin ötesine geçerek, ana karakterin sürekli itildiği bir sıkışmışlık hissi yaratıyor. Tür -hatta türler- içindeki yeri oldukça nevi şahsına münhasır olan film bir dönem draması estetiği taşırken, diğer yandan spor filmlerinin klişelerini yıkan bir yapıya sahip. Filmin en güçlü yönlerinden biri seyirciye sevilesi bir kahraman sunma derdinde olmayışı; aksine kusurlu ve yer yer itici olan bir dehayı tüm çıplaklığıyla sergilemesi. Josh Safdie ve Ronald Bronstein’ın ortak kaleminden çıkan, son derece keskin, zeki, hatta zaman zaman absürt olan diyalogların ritmi, pinpon topunun hızıyla yarışır nitelikte adeta. Karakterin profesyonel başarısı ile kişisel yalnızlığı arasındaki tezatı besleyen bir yapı üzerine inşa edilen film, asıl odağını kahramanın huzursuzluğuna ve mükemmeliyetçilik sancılarına dikerken, dramatik ağırlığını sadece kazanılan maçlara değil, kaybedilen insani bağlara yüklüyor.
Safdie Biraderler’in önceki filmlerindeki meşhur el kamerası gerginliğinden biraz daha uzaklaşarak, daha akışkan ve koreografik bir kamera kullanım tarzına evrilen Marty Supreme’de, özellikle müsabaka sahnelerindeki yakın planlar ve masanın etrafındaki neredeyse dans eder tempodaki dairesel hareketler, izleyiciyi oyunun içine hapsediyor. Keskin kurgu, uzun planlar ve beklenmedik kamera açıları ile izleyiciyi sürekli tetikte tutan filmde, geniş açılı çekimler dönemin New York atmosferini tüm görkemiyle yansıtıyor. Renk paletindeki doygunluk ve ışık oyunları da filmin gerçeküstü tonunu destekleyen teknik unsurlardan biri olarak öne çıkıyor. Filmin başarısının omurgasını oluşturan prodüksiyon tasarımı ve sanat yönetiminde; dekorlar, kostümler ve kullanılan diğer materyaller dönemin atmosferini, setlerin detaylarını ve mekânların karakterini inandırıcı bir şekilde kurarken; özellikle masa tenisi kulüpleri, sokaklar ve iç mekânlar, izleyiciyi adeta bir zaman kapsülünde hissettiriyor. Pinpon masasının dokusundan, karakterin giydiği gösterişli ceketlere kadar her detay, Marty’nin dünyayı nasıl algıladığını ve kendini nasıl konumlandırdığını simgeliyor. Safdie sinemasının alametifarikası olmayı sürdüren anakronik müzik ve ses tasarımı da filmi bir dönem parçası olmaktan çıkarıp, zamansız, hatta postmodern bir anlatı hâline getiriyor.
Safdie Biraderler, bu yıl, solo kariyerlerindeki ilk sınavlarında The Smashing Machine ve Marty Supreme ile geleneksel spor filmlerinden farklı olarak; başarıyı sadece zaferle değil, karakterin iç dünyasındaki çatışmalarla ölçen, benzer temalardan yola çıksalar da farklı sonuçlara ulaştıkları filmler yaptılar. Benny Safdie’nin The Smashing Machine’i; sporcunun fiziksel gücüyle ters orantılı biçimde çöken iç dünyasını neredeyse belgesel sertliğinde ele alıp, karakterin dağılmasını izleyiciye mesafesiz ve ağır bir gerçekçilikle sunarken, duygusal olarak sarsıcı olsa da anlatının ilerleyişinde tekdüze bir karanlığa saplanarak seyircinin bağ kurmakta zorlandığı bir film olmuştu. Josh Safdie’nin Marty Supreme’si ise benzer biçimde zaferi içsel bir boşlukla ilişkilendirirken, bunu daha hareketli, ironik ve biçimsel bir anlatımla yapıyor. Marty’nin hırsı, çöküşü ve tutunma çabası sinemasal ritimle besleniyor. The Smashing Machine, başarısızlığı adeta bir kader olarak sunup, içe kapanan bir trajediye dönüştürürken; Marty Supreme başarının kendisini problemleştirerek, çatışmayı dramatik enerjiye çeviriyor ve izleyiciyle daha canlı bir ilişki kuruyor.
Filmografisinin en başarılı performanslarından birini sergileyen Timothée Chalamet’nin, Marty Reisman’ın nevrotik enerjisini, narsisizmini ve kırılganlığını dengeleme biçimi gerçekten hayranlık uyandırıcı. Fiziksel performansın ötesinde, karakterin yıllar içindeki duygusal olgunlaşmasını -ama yer yer çocuksu kalışını- başarılı bir şekilde aktarırken; pinpon masası başındaki keskin ve hesaplı hareketlerini, masadan uzaklaştığı anlardaki sosyal beceriksizliği ve kibriyle müthiş bir denge içinde harmanlıyor. Chalamet’nin derin bir katarsis yaratan bu performansı Altın Küre ödüllerine aday gösterilmişti, elbette Oscar Akademisi tarafından da göz önünde bulundurulacaktır. Yıllar sonra beyazperdeye bir yönetmen filmi ile dönerek, yapıma bir star gücü katan Gwyneth Paltrow’un; canlandırdığı karakterde sergilediği ağırbaşlı ama içten içe fırtınalı duruş, Marty’nin çocuksu ve kaotik enerjisiyle kusursuz bir tezat oluşturuyor. Karakterinin sofistike dış görünüşünün ardına sakladığı o otoriter ve korumacı tavrı, abartıdan uzak, son derece kontrollü bir oyunculukla sunan aktris, yer aldığı her sahnede hikayenin ritmini değiştirmeyi başarıyor. Marty’nin sevgilisi rolündeki Odessa A'zion ve yakın arkadaşı rolündeki Tyler the Creator gibi isimler, canlandırdıkları karakterlerin enerjilerini filmin genel dokusuna ustalıkla yedirerek, Marty’nin etrafındaki eksantrik dünyayı zenginleştiriyorlar.
Ezcümle; karakter inşası, Amerikan rüyası miti ve başarı-boşluk ilişkisi üzerinden okunduğunda The Great Gatsby (Muhteşem Gatsby) ile akrabalık gösteren Marty Supreme (Muhteşem Marty) de izleyiciyi büyük bir zaferin coşkusuyla değil, bir ikonun insanlaşma süreciyle baş başa bırakan, konvansiyonel kalıpları yeniden sorgulayan bir psikodrama. Sadece bir sporcunun portresini değil, aynı zamanda yeteneğin bir lanete dönüşmesini resmeden Josh Safdie, estetik kaygısı yüksek ve yönetmenlik becerisiyle göz dolduran bir film ortaya koyuyor. Topa her vuruşunda, kazandığı her sayıda ve kaybettiği her insani ilişkide; başarının zirvesindeyken bile insanın kendi içindeki boşluğu dolduramadığı gerçeğiyle yüzleşen, dış dünyadaki o gösterişli ve marjinal imajın altında yatan kırılganlığı, tutkunun nasıl bir esarete dönüşebileceğini gösteren karakter; dehanın çoğu zaman derin bir yalnızlıkla mühürlendiğini, mükemmeliyet arzusunun aslında bir tür hayatta kalma mekanizması olduğunu anlatıyor. Mağrur ve takıntılı Marty, gerçek zaferin masadaki rakipleri yenmek değil, kişinin kendi narsist hapishanesinden dışarıya bir pencere açabilmesi olduğunu izleyiciye fısıldıyor.