Doğru bir istikamette ilerleyebilmek için en başından ve bir hakikati yeniden tespit ederek yazıya başlamak gerekiyor.

O da Venezuela lideri Maduro’nun “narko-terör” kapsamına dahil edilerek -güya- uluslararası hukukun işletildiği bir haydutlukla kendi ülkesinden kaçırılmasıdır.

Bu gerekçe boşuna değildir.

ABD Başkanının senato kararı olmadan – bu operasyon için bile kendisi çatlak sesler çıkabilirdi dedi- bir savaş emri vermesi mümkün olmadığı için bilinçli olarak “uyuşturucu” kartı kullanmış ve Venezuela’ya ait gemileri bu gerekçeyle vurmuştur.

Devamındaki kaçırma da bu sürecin bir parçası yapılmıştır.

Zira barış zamanlarında bir ülkenin açık denizlerdeki -askeri olanlarda dahil- gemilerine müdahale etmenin tek gerekçesi de uyuşturucudur.

“Açık Deniz” kavramının mimarı Hollandalı ünlü hukukçu Hugo Grotius’un bile kemiklerini sızlatan bu istismar, dünyanın hâlâ birinci dünya savaşı öncesindeki koşullardan bir adım bile öteye gidemediğinin açık bir göstergesidir.

Uyuşturucu dışında başka hiçbir gerekçe ile açık denizlerdeki seyrüsefer hürriyeti engellenemez ve başka bir devletin insanları alıkonulamaz.

Fakat bu kuralın hangi şeffaflıkla yürütüldüğü, hukukun nasıl işletildiği de önemlidir.

Eğer böyle bir suç işlenmişse bile yargılama yeri ABD mahkemeleri değil, BM altında teşekkül ettirilmiş uluslararası mahkemelerdir.

Bundan sonra anlatacaklarım, olması gerekenler ve ABD’nin tarihsel gerçekleridir.

Kaynaklarda “lex imperfecta” yani tamamlanmamış, yetkin olmayan hukuk olarak da tarif edilen uluslararası hukukun, ABD eliyle nasıl yok edildiğinin de biraz açıklığa kavuşturulmasıdır; bir başka çaba olarak.

ABD, egemen bir devletin -yönetimini beğenirsin ya da beğenmezsin- başkanını kaçırmayı yine o bilindik nakaratla, “Demokrasi ve özgürlük götürdük. Venezuela halkı artık daha özgürdür.” dünyaya takdim etti.

Şimdilik, “bekle gör” taktiği uygulayan ve ABD’yi karşısına almak istemeyen dünya devletlerinin gözlerinin içine baka baka yaptı bunu.

Tıpkı Irak’da, Afganistan’da yaptığı gibi.

ABD’nin Güney Amerika ülkelerinin başına “bela” oluşu, kendi bölgesine çekilme kararı anlamına gelen, “Monroe Doktrini” ile başladı.

Ve daha sonra 1865 sonrası başlayan ABD emperyalizmi/yayılmacılığının en acı çeken kurbanları olan Güney Amerika ülkeleri, o günlerde İspanya ve İngiltere’nin öğütücü dişlerinden de kendilerini kurtaramadılar.

“Buraları kim sömürecek.” Kavgasında, malından ve canından olanlar, topraklarını kaybedenler yine Güneyin yoksul ve sömürülen insanlarıydı.

Bugün de devam eden, “ABD jandarmalığı” ifadesinin mimari da Roosevelt idi.

Karayipler’de artan ADB baskısı ve zulmü, ona bu ifadeyi kullandırmıştı.

ABD ne zaman bir başarısızlık yaşasa ya da ekonomik zorluğa düşse uzaklardaki hedeflerinden vaz geçmiş ve kendi evine dönmüş ve o bölgeyi sömürerek nefesini toplamıştır.

1929 Dünya Ekonomik Buhranı, 1955 Vietnam Savaşı başarısızlığı, 1962 Küba Krizi, 1973 Petrol Krizi ABD’nin kendi evine dönmesine ve önündekinden yemesine sebep olan en önemli kırılmalardır.

Bugün yaşanan da benzer bir durumun sonucudur ve ABD’nin 2025 Strateji ve Güvenlik belgesinde de açıkça tarif edilmişti.

Trump’da bu hakikati Monroe’ye direk atıf yaparak: "Amerika'nın Batı Yarımküredeki egemenliği bir daha asla sorgulanmayacak." şeklinde ifade etti.

Bu kardeşiniz -naçizane- bu hakikati en başından itibaren görmüş ve ABD Başkanı Grönland, Kanada, Panama, Venezuela, Küba çıkışları yapmaya başladığı andan itibaren birçok programda da dillendirmiştir.

Bugün strateji belgesiyle tescillenen ve açık itiraflarla çok daha belirgin olan bu hali dile getirdiğimde bazı akademisyenden ironik tepkiler dahi aldım.

Olsun, “İspatlar zihnin gözleridir.” hakikati tecelli etmiş bugün ortaya çıkan gerçek etrafında herkes neredeyse hemfikir olmuştur.

Bugün, “ben söylemiştim” aymazlığı dışındaki bütün iyi niyetli yanılmaları da kıymetli görüyor ve tartışmanın hakikate olan katkısı zemininde değerlendiriyorum.

Burada en temel hakikat ABD -tabi toplayabilirse- yeniden nefesini toplayıp dünya jandarmalığına yönelinceye dek, Güney Amerika’nın başına daha fazla bela olacağıdır.

Bize düşen ise bölgemizdeki etkisi gevşemiş ABD’nin açtığı boşluğu, Rusya’nın da odağından çıkmışken en iyi şekilde doldurmaktır.

Tabi tarihimizde olduğu gibi adaletin ne olduğunu da göstererek…