Platon değişimi bir “bozulma” olarak tanımlamıştı.
Aristo ise onu bir “ilerleme” olarak tarif ediyordu.
Bu çerçevede dünyanın temel dinamiklerinden biri olan döngüselliği de yine ilk olarak tanımlayanlardan biri, “Oluş ve Bozuluş” çalışmasıyla Aristo idi.
Aristo’nun tahtını ilk sallayan Francis Bacon oldu ve “tüme varım” yöntemiyle önceki sistemi tamamen tersine çevirdi.
Bugün de neredeyse kutsanan, her yeni yılın arifesinde, “Gelecek yıl neler olacak?” sorusunun muhatabı olarak baş tacı edilen astroloji ve simyayı da “bilginin üç hastalığı”ndan ikisi olarak saydı ve “beyhude hayaller” sınıfına koydu.
Bacon’un iddiası kitabı, “Novum Organum”un kapağına da yansımıştı.
O günlerde Kkdim dünyanın en uç noktası ve Cebelitarık Boğazının iki yakasını temsil ettiği düşünülen, eski bilginin ulaştığı en uzak nokta olan Herakles Sütunlarına kadar uzanıyordu onun yeni yöntemi.
Mantık yürütmenin yerine, “gerçek aklı” koymuştu Bacon.
Ve bilim insanlarının dünyaya artık “her iki gözüyle” bakmaları gerektiğini söylüyordu.
Değişim birçok alanda daha devam ediyordu: W. Harvey, G. Galilei, Kepler, Kopernik adeta Aristo’nun “fikren ölümü”nü ilan ediyorlardı; tümden gelim yöntemi ve dünya merkezli evren görüşü büyük bir hızla ölüme sürükleniyordu.
Tabi bu aynı zamanda Rahip Aquinolu Thomas’ın Patristik Felsefeye dayanan ve Batı Skolastisizm’inin de sonu demekti.
Zira 1482’de Papa IV. Sixtus tarafından, kutsal kabul edilen ve beden bütünlüğü bozulmadan defnedilmesi gereken insan bedeni için; “Kalıntıların daha sonra Hristiyanca gömülmesi koşuluyla” kadavra olarak kullanılmasına izin dahi verilmişti.
Bilim alanındaki teorilerin biri bozulurken, diğeri oluşuyordu.
Bilim dünyası artık sadece iki gözüyle bakmıyor yeni araçları da kullanarak mikro ölçekli olanları da büyütüyordu.
Bu sayede İtalyan hekim Marcello Malpig 1661’de ilk defa kılcal damarları gördü.
Evet, gerçek birçoğunun zannettiği gibi derinlere saklanmamıştı.
Sadece doğru araçların ve yöntemlerin kullanılması gerekiyor.
İncil’i ve Aristo’yu korumak üzere yapılan varsayımların kökünden sarsıldığı gerçeği her yerdeydi.
Buna rağmen yıkılmayan ve hâlâ hem Batı hem de Doğu için sarsılmaz bir gerçeğe tekabül eden Aristo gerçeği ise “Oluş ve Bozuluş”un kendisidir.
Kendi fikirlerinin de bu temel yasaya dayanamadığını tarih göstermiş oldu.
Bu yolda bozulanda boş ve anlamsız değildir zira.
Çünkü bir doğuşun, yeni bir oluşmanın olmazsa olmaz bir evresini temsil ediyor.
Tıpkı İbn Haldun’un, “Hazeri-Bedevi” döngüsünde olduğu gibi…
Çürüyen ya da bozulan her şey kendisine ait yeninin tohumunu besler ve büyütür…
Bu sonsuz döngünün enerjisi kendi iç dinamiği ile böylece sağlanmış olur…