ARAŞTIRMA:
Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan’ın Salı günü başlayıp Çarşamba gününe uzanan Libya temasları, sadece ikili bir ziyaret değil; Türk dış politikasının sahada kazandığı askeri ve diplomatik üstünlüğün tescilidir. Türkiye, Libya İç Savaşının patlak verdiği ilk günden itibaren savunduğu bölünmez, egemen ve bağımsız "Tek Libya" politikasını tavizsiz sürdürerek ülkenin batısı ile doğusunu aynı diplomasi masasında buluşturmaya gayret göstermiş ve bu noktada önemli yol kat edilmiştir.
Ziyaretin ilk durağı olan Trablus’ta, Türkiye’nin doğrudan iş birliği içinde olduğu Ulusal Birlik Hükümeti Başbakanı Abdulhamid Dibeybe, Başkanlık Konseyi Başkanı Muhammed el-Menfi ve Yüksek Devlet Konseyi Başkanı Muhammed Miftah Takala ile kapsamlı görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Görüşmeler yalnızca siyasi kanatla sınırlı kalmamış; Libya İçişleri Bakanı İmad et-Trablusi, Savunma Bakan Vekili Abdusselam Zubi, Genelkurmay Başkan Vekili Selahaddin en-Nemruş ve Askeri İstihbarat Başkanı Mahmud Hamza ile güvenlik iş birliği masaya yatırılmıştır. Fidan’ın Trablus’taki Türk Silahlı Kuvvetleri Libya Görev Grup Komutanlığı’nı bizzat ziyaret etmesi ise, Türkiye’nin sahadaki fiili ve hukuki varlığının tartışmaya kapalı olduğunu dosta düşmana bir kez daha göstermiştir.
Ancak bu seyahatin uluslararası kamuoyunda deprem etkisi yaratan asıl durağı Bingazi olmuştur. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, havaalanında bizzat Libya Ulusal Ordusu Genel Komutan Yardımcısı Orgeneral Saddam Hafter tarafından karşılanmıştır. Ardından Halife Hafter, Libya Temsilciler Meclisi Başkanı Agila Salih ve Libya Kalkınma ve Yeniden İmar Fonu Başkanı Bilkasım Hafter ile kritik müzakereler yürütülmüştür.
2019-2020 yıllarında çatışmaların zirve yaptığı, Türkiye’yi doğrudan hedef alan ve sahada Türk Silahlı Kuvvetleri’nin desteklediği meşru Trablus hükümetiyle askeri olarak karşı karşıya gelen Halife Hafter’in, bugün Türk Dışişleri Bakanı’nı resmi törenle ve kırmızı halıyla karşılaması tesadüf değildir. Bu tablo, sahada askeri caydırıcılığı kurup masada sabırla yürütülen Türk aklının ve diplomasisinin tartışmasız bir başarısıdır. Doğu Akdeniz’de Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve İsrail ekseninin kurmak istediği kuşatma hattını paramparça eden bu tarihi mutabakatın, Hafter’e yakın Doğu Temsilciler Meclisi tarafından onaylanması hedeflenmektedir. Bu onay tamamlandığında Türkiye ve Libya, Doğu Akdeniz’deki enerji ve deniz jeopolitiğinde mutlak bir üstünlük kazanacaktır. Ayrıca Türkiye’nin başından beri savunduğu bütünleşik devlet yapısı, bugün artık Mısır ve Suudi Arabistan başta olmak üzere tüm bölgesel güçler tarafından benimsenen tek geçerli modele dönüşmüştür.
Kahire Hattında On Yıllık Buz Devri ve Stratejik Kırılma
Libya’da doğu ve batı kanadını bütünleştiren Sayın Hakan Fidan’ın, rotayı anında Mısır’a çevirmesi bölgesel satrancın en kritik hamlesidir. Zira Türkiye ve Mısır ilişkileri, 3 Temmuz 2013'te seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi'nin askeri darbeyle devrilmesiyle tam 10 yıl sürecek ağır bir diplomatik kopuş ve gerilim dönemine girmişti.
Bu kriz sadece karşılıklı sert söylemlerle sınırlı kalmamış; Libya sahasında tam bir vekalet savaşına dönüşmüştü. Kahire yönetimi, Doğu Akdeniz'de Türkiye'yi güvenlik ve enerji denkleminin dışında bırakmak için Yunanistan, Güney Kıbrıs ve İsrail ile birleşerek Doğu Akdeniz Gaz Forumu'nu kurmuş; Atina ile deniz yetki alanı sınırlandırma anlaşmaları imzalamıştı. Türkiye ise buna efsanevi Libya mutabakatı ile yanıt vermişti. 2017'deki Körfez Krizi'nde Mısır ve müttefiklerinin Katar'a uyguladığı ağır ambargoyu Türkiye'nin askeri ve lojistik koridorla kırması üzerine, Kahire bu ambargonun Ankara'ya da genişletilmesi için yoğun kulisler yürütmüştü. Dahası, 2012 yılında imzalanan Ro-Ro ve Transit Kara Ulaştırması Anlaşması 2015 yılında Mısır tarafından tek taraflı olarak iptal edilmiş; Türk nakliyecileri Afrika ve Körfez'e ulaşımda ağır bir örtülü ambargoya maruz bırakılmıştı.
Ancak o en karanlık günlerde bile devlet aklı bir kapıyı hep açık tuttu: Siyasi liderler en sert açıklamaları yaparken bile 2005 tarihli Serbest Ticaret Anlaşması (STA) iptal edilmedi. İki ülkenin iş dünyası pragmatik davranarak ticareti sürdürdü ve bu durum, ilişkilerin tamamen kopmasını engelleyen en büyük emniyet sübabı oldu.
İstihbarat Diplomasisinden Liderler Zirvesine
Bu 10 yıllık soğukluğun ardından, 2021 yılında iki ülke istihbarat teşkilatlarının başlattığı o sessiz ve derinden işleyen "arka kapı diplomasisi" ile ilişkiler yeniden filizlendi. Türkiye'nin, İstanbul'dan yayın yapan İhvan bağlantılı kanallara getirdiği kısıtlamalar, Kahire'nin Ankara'ya güvenini tesis etti. Sürecin en büyük kırılma noktası ise 2022 FIFA Dünya Kupası'nda Katar Emiri'nin arabuluculuğunda Sayın Cumhurbaşkanımız ile Sisi'nin verdiği o tarihi el sıkışma fotoğrafıydı. Temmuz 2023'te büyükelçilerin atanması ve liderlerin karşılıklı resmi ziyaretleriyle ilişkiler bugün "mükemmel seviyeye" ulaşmıştır.
İşte Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan, bu muazzam diplomatik altyapının üzerine Mısır'da tarihi masalar kurmuştur. İlk gün Arap Birliği Genel Sekreteri Nebil Fehmi ve Mısır İstihbarat Başkanı Reşad ile görüşen Fidan, ardından mevkidaşı Bedr Abdulati ile Türkiye-Mısır Ortak Planlama Grubu’nun ikinci toplantısına başkanlık etmiştir. Görüşmelerde ikili ticaret hacminin 15 milyar dolara çıkarılması, elektrik şebekesi entegrasyonu, madencilik ve enerji altyapısı gibi dev projeler masaya yatırılmıştır. En önemlisi, iki ülke savunma sanayi işbirliğinde vites büyütmekte olup; Mısır savaş uçaklarının Türkiye'de düzenlenecek Anadolu Kartalı 2026 tatbikatına katılımı planlanmaktadır.
Bu savunma işbirliği sıradan bir tatbikatın çok ötesindedir. Yıllardır Doğu Akdeniz'de birbirine tamamen zıt jeopolitik pozisyonlarda bulunan Türkiye ve Mısır arasındaki bu askeri hızlanma; Kahire'nin geçmişte Yunanistan ve İsrail ile kurduğu enerji ve güvenlik bloklarının artık eskisi kadar katı olmadığının en net ispatıdır. Mısır'ın, Türkiye ile ortak bir kolektif savunma ve güvenlik masasına oturması, Atina ile bağlarını tamamen kopardığı anlamına gelmese de; son on yıldır Doğu Akdeniz'i şekillendiren o katı blok dinamiklerinin artık kademeli olarak gevşediğini ve Kahire'nin stratejik ağırlık merkezini yeniden dengelediğini açıkça göstermektedir.
Mekke Anlaşması: R4 Güvenlik Mimarisi ve Gazze Cephesi
Bütün bu yakınlaşmanın küresel siyasetteki asıl sarsıcı etkisi ise "R4" girişimidir. Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan, Mekke Anlaşması'nın bölgedeki barış ve istikrara bağlı diğer ülkelere de açık olduğunu ifade ettiği süreçte Türkiye, Mısır, Pakistan ve Suudi Arabistan dışişleri bakanlarını bir araya getiren bu platform; Mısır'ın Mekke Anlaşması'na dördüncü üye olarak dahil olması ihtimalini son derece güçlendirmektedir. Düşünün; Türkiye ve Pakistan'ın askeri gücü ile Suudi Arabistan'ın finansal derinliğine, Mısır'ın Süveyş Kanalı kontrolü ve Arap dünyasındaki askeri ağırlığı ekleniyor.
Mısır'ın böyle bir yapıya katılması, mevcut üçlü ittifaka jeopolitik olarak muazzam bir ağırlık kazandıracaktır. Çünkü bu entegrasyon sadece basit bir siyasi bildiri değil; dışişleri ve savunma bakanlıklarını koordine edecek, hava savunmasından insansız sistemlere, teknoloji paylaşımından ortak lojistik altyapıya kadar derin bir askeri işbirliğini hedeflemektedir. Kahire'nin bu kalkanın içine girmesi; Pakistan’dan Basra Körfezi’ne, oradan Suudi Arabistan, Kızıldeniz ve Mısır üzerinden Doğu Akdeniz’e, nihayetinde Türkiye’ye kadar uzanan kesintisiz, devasa bir jeopolitik güvenlik hattı yaratacaktır. Dünyanın en hassas deniz ticaret yollarının (Hint Okyanusu, Basra, Kızıldeniz ve Doğu Akdeniz) tek bir entegre şemsiye altında buluşması demektir bu. Özellikle Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu'nda diplomatik ve askeri varlığını giderek güçlendiren Türkiye ile Süveyş'i kontrol eden Mısır'ın bir araya gelmesi; sadece artan bir askeri boyut değil, aynı zamanda küresel deniz ticaret yollarının korunmasında da radikal bir oyun kuruculuktur.
Tüm bu devasa jeopolitik hamlelerin sahadaki en önemli imtihanı ise elbette Gazze ve Filistin meselesidir. Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan, Gazze'nin geleceğinde her biri farklı ve kilit güçlere sahiptir. Refah sınır kapısını kontrol eden ve coğrafi olarak Filistin’e en yakın konumda olan Mısır'ın savaş sonrası herhangi bir çözüm mekanizmasından dışlanması imkansızdır. Hamas dahil tüm Filistinli gruplarla açık bir iletişim hattına sahip olan Türkiye'nin diplomatik gücü ile Suudi Arabistan'ın Arap dünyasındaki ağırlığı ve Gazze'nin yeniden inşası için seferber edebileceği mali kapasite birleştiğinde; Müslüman ülkeler sadece diplomatik kınamaların ötesine geçerek, çok daha yapılandırılmış, güvenlik ve imar odaklı fiili bir koordinasyona doğru ilerleyecektir.
Fidan ve Abdulati'nin El Alamein'deki basın toplantısında tüm dünyaya verdikleri ortak mesaj ise tam da bu gücün Siyonist İsrail'e yönelik uyarısı olmuştur. Bakan Fidan, Netanyahu ve ekibinin insanlık onurunu ayaklar altına alan politikalarının artık bölgesel değil, uluslararası bir güvenlik sorunu haline geldiğini vurgulamıştır. 29 Temmuz'da Dimyat Limanı'nda iki LNG gemisini hedef alan saldırıyı kınayarak Mısır'ın sergilediği sorumlu politikayı takdir eden Fidan; Gazze'de ateşkesin tam uygulanması, Filistinlilerin katledilmesinin önlenmesi ve Gazze Barış Planı'nın işletilmesi için Kahire ile tam bir mutabakat içinde olduklarını ilan etmiştir.
Elbette Mısır'ın böylesi devasa bir savunma mimarisine entegre olması kolay değildir; Kahire'nin ABD ile köklü askeri bağları, İsrail ile olan barış anlaşması ve Körfez ve Çin dengeleri bu sürecin çok dikkatli bir stratejik hesaplama gerektirdiğini göstermektedir. Ayrıca Suudi Arabistan ve Pakistan'ın da ortak tutumu, karar alma mekanizmaları ve kolektif savunma maddelerinin nasıl uygulanacağı belirleyici olacaktır.
Ankara ve Kahire'nin Libya konusunda kalıcı bir mutabakata varması, sadece Kuzey Afrika'nın sınırlarını aşan bir sonuç doğurmakla kalmayacak; aynı zamanda Türkiye'nin hem Trablus hem de Bingazi ile yürüttüğü o dengeli ilişki politikasını çok daha sürdürülebilir bir zemine oturtacaktır. Eğer Türkiye ve Mısır aynı güvenlik mimarisi etrafında kenetlenirse, on yıldır bir vekalet savaşı alanı olan Libya, artık ikili rekabetin değil; ortak, koordineli ve kalıcı istikrar politikalarının test edildiği bir işbirliği sahasına dönüşecektir.
Sonuç olarak; Türkiye ve Mısır'ın Libya'dan Gazze'ye, Doğu Akdeniz'den Kızıldeniz'e kadar aynı vizyonda birleşmesi, bölgede barışı yeniden tesis edecek o "radikal adımların" artık ayak sesleridir. Eğer Ankara, Kahire'yi bu çerçeveye entegre etmeyi başarabilirse; bu tablo, sadece Siyonist İsrail’in yayılmacı politikalarına engel teşkil etmekle kalmayacak, uzun zamandır Müslüman dünyasında eksikliği derinden hissedilen o kurumsallaşmış "İnsanlık İttifakı"nın da kalıcı çekirdeğini oluşturacaktır.