Türkiye’nin siyasi tarihinde “postmodern darbe” olarak anılan 28 Şubat süreci, yalnızca bir hükümet değişikliği değil; toplum mühendisliğinin, bürokratik vesayetin ve siyasal alan çizgilerini silikleştirme niyetlerinin en net örneklerinden biri olarak hafızalara kazındı.
28 Şubat süreci, Türkiye’de demokrasinin nasıl bürokratik vesayet tarafından boğulabileceğinin en çıplak örneklerinden biri olmuştur. Sandıktan çıkan irade, tankların gölgesinde ezilmiş; seçilmiş hükümet, “balans ayarı” adı verilen antidemokratik bir mühendislik operasyonuyla tasfiye edilmiştir. Dönemin başbakanı Necmettin Erbakan liderliğindeki Refah Partisi hükümeti, seçimle yenilemeyenlerin masa başı planlarıyla düşürülmüştür. Demokrasiye açık müdahale, “irtica tehdidi” söylemi üzerinden meşrulaştırılmaya çalışılmış; korku üretilerek toplum dizayn edilmek istenmiştir
***
28 Şubat’ı anlamak için o dönemin güç ilişkilerine bakmak gerekir. Siyaset, seçilmişlerin değil; bürokrasinin ve özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri merkezli bir karar yapısının etkisi altındaydı. Milli Güvenlik Kurulu toplantılarında alınan kararlar, fiilen hükümetin üzerinde bir “üst irade” gibi dayatıldı. Bu durum, demokratik sistemin en temel ilkesi olan halk egemenliğini tartışmalı hale getirdi.
Sürecin en dikkat çekici yönlerinden biri, yalnızca siyasi aktörlerin değil, toplumun geniş kesimlerinin hedef alınmasıydı. Başörtüsü yasakları, üniversitelerde ve kamu kurumlarında ideolojik filtreler, medya üzerinden yürütülen psikolojik operasyonlar ve fişleme faaliyetleri dönemin karanlık uygulamaları arasında yer aldı. Yükseköğretim Kurulu üzerinden üniversitelerde kurulan baskı, eğitim alanını doğrudan siyasallaştırdı.
Bu süreçte medya-bürokrasi-sermaye üçgeni üzerinden oluşturulan atmosfer, seçilmiş hükümeti yalnızlaştırmayı hedefledi. Koalisyon ortağı Tansu Çiller’in siyasi manevraları ve sistem içi baskılar, hükümetin direncini daha da zayıflattı. Aynı dönemde kurulan Batı Çalışma Grubu, devlet içinde paralel bir izleme mekanizması gibi çalışarak sürecin sertleşmesinde kritik rol oynadı. Anayasa Mahkemesi kararıyla Refah Partisi kapatıldı ve siyaset yeniden dizayn edildi. Bu karar, Türkiye’de parti kapatmanın demokratik sistem üzerindeki etkisini yeniden gündeme taşıdı.
***
Ancak tarihin ironisi şudur: Vesayetçi müdahaleler kısa vadede sonuç üretse de uzun vadede yeni siyasi aktörlerin önünü açtı. 28 Şubat sürecinde siyasi yasaklı isimlerden biri olan Recep Tayyip Erdoğan, ilerleyen yıllarda Türkiye siyasetinin en belirleyici figürü haline geldi. Bu durum, baskı ile siyaseti şekillendirme girişimlerinin çoğu zaman ters etki ürettiğini gösteren önemli bir örnek oldu. Bin yıl hayali kuranlardan bir bir hesap soruldu.
Bugün geriye dönüp baktığımızda 28 Şubat, yalnızca bir dönemsel kriz değil; Türkiye’de demokrasi ile vesayet arasındaki mücadelenin en sert kırılma noktalarından biri olarak tarihe geçti. Bu millete bu süreci reva görenler, milli hafızada utanç sayfalarına not edildi. İkna odalarının müsebbipleri imha edildi. Ordu, yargı ve medya demokrasi parantezine sıkıştırıldı.
28 Şubat’tan geriye, eski Türkiye’nin takvim yapraklarından “tarihte bugün” olarak hatırlanan karanlık bir anı kaldı.