“İnsan Talihinin Bîçareliği”

“İnsan Talihinin Bîçareliği”, Tanpınar’ın Beş Şehir isimli eserinin Konya bahsinde geçer. İnce Minareli Camiyi anlatırken: “Süs olarak sadece iki Kur’an suresini (Yasin ile Sûre-i Feth) taşıyan ve onların, kapının tam üstünde çok ustalıklı bir düğümle birbirinin arasından geçerek yaptıkları düz pervazla, Allah kelâmının büyüklüğü önünde insan talihinin bîçareliğini anlatmak ister gibi mütevazı açılan asıl giriş yerini çerçeveleyen bu kapı bütünü, nev'inin hemen hemen yegânesidir” der. Hayatını insan talihinin bîçareliğini ispatlarcasına yaşayan Tanpınar, bugün hâlâ hayatımızdaysa bunu biraz da vefalı öğrencisi Mehmet Kaplan ve onun birkaç öğrencisine borçludur. Edebî kimliğini günlüklerde “öteki düşünce”den diye tanımladığı ve Mümtaz Turhan’la zikrettiği Mehmet Kaplan ve öğrencilerine borçludur.

Tanpınar, insan talihinin bîçare hâllerini hayatının her deminde “kaderini alevden bir gömlek gibi sırtında” taşıyarak parasızlık ve yalnızlık içinde vehimleriyle bir hülya adamı olarak yaşadı. Bu sıkıntılı ve “hep geç kalmış” “eşikte” bir insan olma yüküyle “insanlığa hürmet hissini kaybetmemiş (bir) entellektüel” olarak yaşadı ve insanları tarihi, coğrafyası, mimarisi, kültürü ve şehriyle barışık yaşamaya davet etti.

Aynı paragrafta bin yıllık tarihî mirası açık ve anlaşılır bir lisanla anlatırken “sükût suikastı”na maruz kalmış olmanın şuurundaydı. Beş Şehir’de "1922 yılının 26 Ağustos gecesi Dumlupınar'da Başkumandan Mustafa Kemal eğer -uyudularsa nasıl bir rüya gördüler? Milletlerine hazırladıkları istikbal kendilerine açıldı mı? Bu geceler düşüncemi başka büyük geceye, 1071 senesi Ağustos'unun 26. gecesine götürüyor. Malazgirt'te bileğinin kuvvetiyle, dehasının zoruyla bize bu aziz vatanın kapılarını açan Alparslan'ı, muharebe emri vermeden evvel hangi kuvvetler ziyaret etti ve ona neler gösterdi? Üç kıtada genişleyecek yeni bir Roma'yı kurmak üzere olduğunu, talihini, avuçları içinde taşıdığı milleti, yeni bir tarih ve coğrafyanın emrine verdiğini, yeni bir terkibin doğmasına bir çınar gibi yetişip kök salmasına sebep olduğunu acaba hissetmiş miydi?" diye sorarken samimiydi.

Tanpınar’ın ilginç bir aidiyet ve terkiple kurgulayarak önerdiği tarih ve kültüre bağlı kalarak devam fikrini öngören sentezi, eskilerin ifadesiyle ‘tevili ve telfiki’/birleştirilmesi zor bir bileşen. Ancak yaşadığı tarihî dönem ve muhit içerisinde bunu sorma cesareti, takdir edilmesi gereken bir çaba! Bulunduğu muhit/çevre, yaşama tercihleri ve kendisini ait ilan ettiği ideolojik kampta gelenek fikrini, yeni hayat için teklif etmesi gerçek anlamda önemli.  Bu fikri, kimi zaman destanlara ve mitlere yaslaması hatta uyanıkken bir rüya olarak anlatması Tanpınar’a özgü bir meziyet! Bir başka tepeden seyrediyormuşçasına "Malazgirt, güneşiyle Dumlupınar güneşinin ilk hızlarını aynı yerlerden alması, aynı tepelerden menzil menzil inerek bütün yurda dağılması, işe bir masal, bir destan çeşnisi veriyor" diye anlatır. "1071’deki Malazgirt zaferiyle yeni bir vatanda, yeni bir millet doğmuştur. Bu milletin dili ve kültürü bu yeni vatanın malıdır". "Mustafa Kemal ve arkadaşlarını Anadolu yollarında dolaştıran, bin bir güçlükle güreştiren yapıcı ve yaratıcı ağrı, Malazgirt'in ve büyük fethin başladığı işi asırlar boyunca devam ettirecek ve nasıl Sinan ile Nedim'i, Yunus ile Itrî'yi muzaffer rüyalara borçlu isek, gelecek çağların şerefini yapacak olan isim ve eserleri de İnönü'nde, Sakarya ve Dumlupınar'da harita başında geçen uykusuz gecelere ve bu gecelerin ağır yükünü kemik ve kanı pahasına taşıyan isimsiz şehit ve gazilere borçlu kalacağız".

Yarım asırdır eserleri didiklenen ve siyasal hiçbir kampa dahil edilemeyen, edilmeye çalışılan kampları da reddeden Tanpınar, “nev’i şahsına münhasır” biri olarak yaşadı, hep şair olarak bilinmek istedi; ancak bunda pek muvaffak olamadı. Öğrencisi Kaplan “Tanpınar’ın Şiir Dünyası” isimli çalışmayı, onunla ilgili ilk kitap çalışması olarak yayımlasa da o, dönemin zirve şairleri arasında zikredilmedi ve hep “eşik”te kaldı.

Tanpınar yaşadığı muhitin, toplumun, ait olduğu ideolojik kampın, geleneğin, Türkiye’nin yaşamaya başladığı yeni hayatın, caminin ve şiirin eşiğinde kaldı. Hocası Yahya Kemal’in açtığı yolda İstanbul’un da hep içindeydi.