Yıl 1994…

Mimar Sinan Üniversitesi giriş sınavları. Resmiyette henüz başörtüsü yasağı yok, ancak zihinlere “Şubat soğuğu” erken gelmiş. Liseden okul birinciliğiyle mezun olmuş, sanatçı olmak isteyen Emel’in tek hayali mücellit olmak. İlk yıl yetenek sınavına başörtülüsüyle giriyor, daha sınavdayken kâğıdı işaretleniyor, daha doğrusu “damgalanıyor.” “Okula giremezsin” işareti o. Kazanamayınca, ertesi yıl bir de perukla sınava girmeyi deniyor. Bu defa her zaman istediği cilt bölümünü kazanıyor. Girdiğinde bakıyor ki bölümün tek örtülüsü, başka bir deyişle Jan Dark’ı, DonKişot’u… Okuduğu okul sanatçı yetiştirdiğinden diğerlerine göre özgürlükçü olarak biliniyor. Bu sözüm ona “özgürlükçü” okulun bazı hocaları o yıllarda Darwin teorisini anlatıyor, maymundan geldiğimize kani olduktan sonra laf nasıl oluyorsa dönüp dolaşıp başörtüsüne geliyor, başörtüsünü aşağılayan, tekfir eden ifadeler kullanılıyor.Heyhat, bu kadarla da kalmıyor. Başörtülülere “sıkma baş” namaz kılanlara ise “taklacılar” deniyor. Ateist ve Deist olmak ilericilik, Müslüman olmak, bilhassa örtülü olmak gericilik sayılıyor. Siz deyin “örtüfobi”, ben diyeyim “püritencilik”… Zahirde herkes özgür, kimseye en ufak müdahale yok ancak nedense rahatsızlık biteviye devam etmekte. Mesela bölümde Emel’in dışında bir kişi daha örtüye giriyor. Derste hoca, Emel’e dönerek “Bu kız senin yüzünden kapandı, erkek öğrencileri işaret ederek “Örtünerek bunları sapık yerine koymuyor musunuz?” diyerek yaptığı ilkel davranış bunun ispatı.

YA HEP YA HİÇ

Emel, okula ilk girdiğinde tesettüre öyle çok da dikkat eden bir öğrenci değil. Ancak bu ve buna benzer olaylar yaşayınca onun için bir sürmenaj dönemi başlıyor. Örtüsüne daha çok sahip çıkması gerektiğini düşünüyor. Çünkü eğer yapamazsa okuldaki diğer başörtülü öğrenciler gibi o da asimile olacak. Bir karar veriyor, “Ya hep ya hiç” diyor. Kapalı olunacaksa tam açılacaksa tam…  Emel belki de hayatında ilk defa o an nefsiyle böyle çetin bir mücadeleye giriyor. Sebepsiz de değil. Sanat okullarında aldığınız eğitimden dolayı dönüşmeniz kolaydır. Bunun sebebi de egonuzu/nefsinizi kulağa hoş gelen sözlerle okşayarak kimliğinizden aidiyetlerinizden vazgeçirmeye çalışırlar. Sonra bir bakarsınız kendi rızanızla ikna oluvermişsiniz. Mesela tesettüre uygun giyinmediğinizde daha çok iltifat alırsınız.Günler böyle birbirini kovalarken, mezuniyetine az bir zaman kala, burs başvurusu için okuldan transkript aldığında bölüm birincisi olduğunu öğreniyor. O yıllarda da merhum Sakıp Sabancı sanata destek olmak için başarılı öğrencilere kırk adet Cumhuriyet altını veriyor. Her şey gerçek olamayacak kadar güzide, ta ki törende havaya kekre kokusu yayılana kadar.Törene davet ediliyor. O, her zamanki omuzlara inen başörtüsü ve pardösüsüyle giriyor okulun bahçesine. Okulun kapısına geldiğinde ilk iş iki sivil polis tarafından durdurulmak oluyor. Hakarete uğruyor, aşağılanıyor, tartaklanıyor velhasıl dört yıl başörtülü okuduğu başarıyla bitirdiği okula ödül almak için giremiyor. Başı önünde, hevesi kursağında öylece bekliyor okulun kapısında, zira babası alıyor ödülünü, başarı belgesini. Yasak artık tescilleniyor ve 28 Şubat zulmü başlıyor.

PANDORANIN KUTUSU AÇILIYOR

Okulun bahçesinde başlayan o çile, kariyeri için milat oluyor. Çok başarılı bir öğrenci olmasına rağmen akademide kalamıyor. Devlet kademesinde hiçbir işte çalışamadığından mesleğini icra edemiyor. En büyük hayali olan mücellitlik kariyeri bir daha geri dönmemek üzere orada noktalanıyor. Ama pes etmiyor. bu defa yan dal olarak okuduğu tezhip bölümüne yöneliyor. Fatih Belediyesi’nde ona râyegân olarak talebe yetiştirme şartıyla atölye kullanma izni veriliyor. “Peki” diyor. Ancak maddi sıkıntının dışında da sorunlar devam ediyor. Milli Eğitim’den teftiş için geldiklerinde ondan saklanması ve öğrenci gibi davranması isteniyor. Diken üstünde hocalık yapmak zamanla iyice yoruyor onu. Kendine atölye açmaya karar veriyor ve bu karar onun hayatının dönüm noktası oluyor.Uzun yıllar münferit bir halde gece gündüz demeden büyük bir özveriyle çalışmasının sonunda sadece yurt içinde değil, yurt dışına da eser yapmaya başlıyor. Bugün Dubai, Abudabi, Almanya, Kuveyt, Katar, Şarja ve daha birçok yerde özel koleksiyonlarda eserleri bulunuyor. Dubai Kültür Bakanlığı’nın düzenlediği tezhip yarışmasında ikincilik ödülü layık görülüyor. Şarja’da 41 eserlik açtığı sergiyle başarısını katlıyor.Bunun yanında eğitmenliği hep devam ediyor. 17 senedir hocalık yapıyor. 2008 yılında düzenlenen törenle 18 öğrencisine icazet verdi. İşin en çarpıcı yanı, bu öğrencilerin ortak özelliğinin başörtüsü mağduru olmalarıydı. İyi okullar kazanmalarına rağmen okuyamayan 28 Şubat mağduru bir grup kız öğrenci bugün örnek gösterilen ödüllü birer sanatçı oldu.20 yıl boyunca 28 Şubat’a dair birçok hikâye dinledik, okuduk ve yaşadık. Bin yıl sürecek denen 28 Şubat, belki bin yıl sürmedi ancak bin yıllık başarı ve örselenmiş hayat hikâyeleri sığdırdı bünyesinde. Ancak insana en yakın gelen hikâye yaşadığı, şahidi olduğu hikâyedir hiç kuşkusuz. Okumuş olduğunuz ablamın hikâyesi de benim için öyle…Onun hikâyesi bir eksik bir fazla birçoğumuzun kariyer bileti aslında. Bendeniz bu hikâyeyi temaşa ederek büyüdüm. Fener olmasına, buz kıran olmasına, ne yaşarsa yaşasın pes etmeyişine hep hayran kaldım.Emel Türkmen bugün önemli bir tezhip sanatçısı. O da bir çoğumuz gibi halkanın bir parçasıydı, fakat oyun kurucu oldu. “Umudumuz acımızdan büyük olmalı” diyor Zarifoğlu. Umut taşıdığı için sadece kendinin değil, kendi gibi birçok kişinin umudu oldu.Bana dedi ki: “Hiçbir zaman pes etmeye hakkımız yok, umutsuz yaşanmaz. Yıllar önce bir öğrencim beni rüyasında profesör olarak görmüştü. O günkü yasaklara bakınca inanamamıştım buna ama şimdi inanıyorum. Hiçbir şey için geç değil. Ben şu an 40 yaşımdayım yüksek lisans yapmayı düşünüyorsam, benim gibi birçok insanın bu imkânı var.”Bu sözü üzerine “Tolstoy’un bisikleti” geldi aklıma.Hiçbir şey için geç değil…