Bir şekilde anne ve babasının desteğiyle sosyal medyadan bana ulaşıp, tüm dünya liderlerine hitaben yazdığı mektubu mesaj yoluyla gönderen, bu mektubu köşe yazımda yayınlamam için “lütfennn” başlığıyla ricada bulunan 12 yaşındaki kızımızın isteğini, yüreğimin en derin yerinden gelen bir sorumlulukla yerine getiriyorum.
“İsmini yazayım mı?” diye sordum.
“Çetin ağabey… Ben bunu dünya çocukları için yazdım. İsmimi yazma olur mu? Sen yeter ki yazımı yayınla…” dedi.
“Tamam, çocuk. 23 Nisan’da sana verecek bir devlet makamım yok, benim yazmak için köşem var, seve seve köşem bugün senin” dedim.
Şimdi onun kaleminden, olduğu gibi…
“Devletleri yöneten, yönetmeyen bütün büyüklerime merhaba…
Benim adım yok… Çünkü benim gibi çok çocuk var. Ben 12 yaşındayım… Ama artık kendimi çocuk gibi hissedemiyorum.
Siz büyüksünüz. Ama ben sanki sizden önce büyümek zorunda kaldım. Size aslında oyuncağımı anlatacaktım, en sevdiğim rengi, arkadaşlarımla oynadığım oyunları.
Ama artık oyun yok. Artık saklambaç yok. Artık ‘ebe’ yok…
Çünkü bazı geceler gökyüzünde yıldızlar olmuyor, çığlıklar oluyor, patlayan sesler oluyor, yıkılan evler oluyor. Ben o sesleri unutamıyorum. Siz buna ne diyorsunuz bilmiyorum. Biz buna korku da diyemiyoruz artık. Çünkü korku geçer diye biliyorum, ama bu geçmiyor…
Ben haritada ülkeleri öğreniyordum. Öğretmenim ‘Dünya çok büyük’ demişti. Ama şimdi şunu düşünüyorum. Dünya bu kadar büyükse. Biz neden kaçacak bir yer bulamıyoruz?
Neden hiçbir yer çocuklar için güvenli değil?
Annemin elini çok sıkı tutuyorum. Bırakırsam kaybolur diye korkuyorum…
Bazen anlıyorum. Eller yetmiyor.
Siz çok konuşuyorsunuz, televizyonda görüyorum. Bir sürü amca konuşuyor. İsimlerinin yanında uzun uzun unvanlar yazıyor. Ama madem bu kadar çok bilen insan var, biz neden hâlâ korkuyoruz? Eğer o büyüklerin gücü yetmiyorsa bizi korumaya, o zaman o kadar büyük olmaları ne işe yarıyor?
Biz konuşmaların içinde sadece bir kelime arıyoruz, “Durun…”
Ama kimse durmuyor. Siz sınırlar çiziyorsunuz, biz mezar yerlerini öğreniyoruz, siz “güç”diyorsunuz, biz korkuyoruz. Siz “zafer” diyorsunuz, biz cenaze görüyoruz.
Bazen hiçbir şey yapmamış çocuklar ölüyor. Hiçbir şey…
Ben size kızgın değilim. Sadece anlamaya çalışıyorum. Bir çocuğun yaşaması için daha ne yapması gerekir?
Ben sadece okula gitmek istiyorum, koşmak istiyorum, düşmek, ağlamak, sonra tekrar kalkmak. Ama bazı çocuklar artık hiç düşemiyor, çünkü büyüyemeden toprağa düşüyorlar. Ve bir daha kalkamıyorlar…
Siz büyüksünüz, sizi herkes dinliyor. Ben küçüğüm, belki beni kimse dinlemez. Ama şunu söylemezsem olmaz. Biz ölünce sadece bir çocuk gitmiyor.
Bir gelecek gidiyor, bir umut gidiyor, belki bir doktor, belki bir öğretmen. Belki de sizin düzeltemediğiniz dünyayı düzeltecek biri.
Ama siz buna sadece ‘sayı’ diyorsunuz. Ben sayı değilim… Biz sayı değiliz. Biz çocuğuz…
Eğer bir gün hiç çocuk sesi kalmazsa, eğer oyuncaklar tozlanırsa, eğer anneler çocuklarını değil, mezarlarını ziyaret ederse, o zaman bilin. Hiç bir şey kazanmadınız.
Sadece bizi kaybettiniz…
Dünyada bundan daha büyük bir kayıp var mı sevgili büyükler?
Benim söyleyeceklerim bunlar. Umarım söylediklerim kalplerinize dokunmuştur. Umarım…”
Bu bir hikâye değil. Bu bir kurgu hiç değil.
Bu, adını vermek istemeyen, derdi yalnızca duyulmak olan bir çocuğun, insanlığın yüzüne tuttuğu aynadır.
Bu ayna, koca koca adamların görmezden geldiği utancı yüzlerine çarpıyor.
Ehh be çocuk… Senin o küçücük kalbin, koskoca dünyanın vicdanından daha büyük çıktı bugün.
Sen oyuncak istemedin… Sen sadece yaşamak istedin.
Umudunu kaybetme çocuk…
Çünkü senin umudun, bu dünyanın son kalan insanlığıdır.