Kürtler kimin adına sahaya sürülmek isteniyor?

Ortadoğu bir kez daha tarihsel bir kırılma anından geçiyor. İran, ABD ve İsrail arasında tırmanan gerilim artık örtülü bir rekabet olmaktan çıkmış, doğrudan çatışma zeminine taşınmış durumda. Savaşın 36. gününde yaşanan gelişmeler ise yalnızca cephe hattını değil, bölgenin siyasi, ekonomik ve jeostratejik geleceğini de doğrudan etkileyecek nitelikte.

Mart 2026’da Erbil ve Duhok’ta gerçekleşen kamikaze İHA saldırıları, sıradan bir güvenlik ihlali değildir. Hedefin Neçirvan Barzani ve ailesi olduğuna dair güçlü işaretler, bu saldırının doğrudan bölgesel dengeyi hedef aldığını göstermektedir. Bu noktada asıl soru şudur: Bu saldırı kimin işine yarar ve hangi büyük planın parçasıdır?

Bu soruya verilecek cevap, yüzeyde görünen aktörlerin ötesinde, çok katmanlı bir güç mücadelesine işaret etmektedir.

İlk senaryo, bölge içi dengelerin manipülasyonudur. Barzani ve Talabani ekseninde uzun yıllardır devam eden siyasi ve ekonomik rekabet, dış müdahalelere açık bir zemin oluşturmaktadır. Bu çerçevede saldırının, Kürt siyasi yapısı içinde bir güç kırılması yaratmayı hedeflediği düşünülebilir. Ancak saldırının zamanlaması, kullanılan teknoloji ve eş zamanlı gelişmeler, bunun yalnızca iç dinamiklerle açıklanamayacağını göstermektedir.

İkinci senaryo, daha geniş ve planlı bir stratejik çerçeveye işaret etmektedir. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik yaklaşımı uzun süredir belirli bir doktrin çerçevesinde ilerlemektedir: Önce hava operasyonlarıyla merkezi yapıyı zayıflatmak, ardından içerideki fay hatlarını harekete geçirerek ülkeyi içerden çözmek. Bu tür planların en kritik unsuru ise sahadaki kara gücüdür.

Irak ve Suriye tecrübeleri açıkça göstermiştir ki, yerel unsurlar olmadan kalıcı sonuç almak mümkün değildir. Bu nedenle Kürt grupların, geçmişte olduğu gibi yeniden bir “kara gücü” olarak değerlendirilmesi, stratejik açıdan şaşırtıcı değildir. Ancak sahadaki gelişmeler bu planların beklenen ölçüde karşılık bulmadığını ortaya koymaktadır. İran içindeki Kürt unsurların önemli bir kısmı, öngörülenin aksine İran’a karşı değil, İsrail’e karşı pozisyon almıştır. Aynı şekilde Kuzey Irak yönetiminin savaşa girmeme kararı, bu planın en kritik ayağını zayıflatmıştır.

Üçüncü senaryo ise doğrudan dengeyi bozma girişimidir. Barzani ailesi, Kürt siyasetinde dış müdahalelere mesafeli ve görece istikrarlı bir çizgiyi temsil etmektedir. Bu çizginin ortadan kaldırılması, bölgedeki Kürtlerin daha kolay yönlendirilebilir hâle gelmesine neden olabilir. Bu açıdan bakıldığında suikast girişimi, yalnızca bir güvenlik olayı değil; doğrudan bir denge operasyonudur. Ancak bu girişimin başarısız olması, söz konusu planın kısa vadede çöktüğünü göstermektedir.

Bu noktada Türkiye’nin rolü belirleyici hâle gelmiştir. Özellikle Devlet Bahçeli tarafından dile getirilen “bu coğrafya bizimdir” yaklaşımı, dış müdahalelere karşı açık bir stratejik kırmızıçizgi oluşturmuştur. Bu söylem, sadece iç politikaya yönelik bir mesaj değil; aynı zamanda bölgesel güçlere ve küresel aktörlere verilmiş net bir uyarıdır. Türkiye’nin Kuzey Irak yönetimi üzerindeki etkisi ve bu yönetimin savaş dışında kalması, ABD ve İsrail’in sahadaki planlarını önemli ölçüde sınırlandırmıştır.

Ancak günümüz savaşları artık yalnızca sahada yürümüyor. Enerji hatları, finans merkezleri ve küresel sermaye, bu mücadelenin görünmeyen ancak en etkili cephelerini oluşturmaktadır.

Petrol arzındaki dalgalanmalar, küresel ekonomiyi doğrudan etkilerken; sermaye, kendine yeni ve güvenli limanlar aramaktadır. Bu noktada BlackRock gibi trilyonlarca dolarlık varlığı yöneten finansal yapılar, yalnızca ekonomik değil aynı zamanda jeopolitik aktörler hâline gelmiştir. Bu tür yapıların kararları, piyasaların ötesinde devletlerin politika alanlarını dahi etkileyebilecek güçtedir.

Bu çerçevede, BlackRock’ın CEO’su Larry Fink gibi küresel finansın en etkili isimlerinin Türkiye ile temaslarının artması ve Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından kabul edilmeleri, sıradan ekonomik görüşmeler olarak değerlendirilemez. Bu temaslar, Türkiye’nin yalnızca bölgesel bir güç değil, aynı zamanda küresel sermaye açısından da stratejik bir merkez olma potansiyeline işaret etmektedir.

Bu gelişmeler, bize şu gerçeği açıkça göstermektedir: Artık savaşlar sadece silahlarla değil; para, enerji ve finansal yönelimlerle kazanılmaktadır. Sermayenin yönü, çoğu zaman siyasi ve askerî dengelerin yönünü belirlemektedir.

Öte yandan Rusya’nın enerji kartını devreye sokması, Çin’in artan enerji ihtiyacı ve Avrupa’nın alternatif tedarik yolları araması, bu savaşın çok katmanlı bir küresel rekabet olduğunu ortaya koymaktadır. İran ise bu süreçte yalnızca askerî bir aktör değil; aynı zamanda “direnen devlet” kimliğiyle hareket ederek iç ve dış dengelerde önemli bir avantaj elde etmektedir.

Sahanın geleceğine dair en kritik risklerden biri ise alternatif kara gücü arayışıdır. Bu noktada yalnızca bölgedeki unsurlar değil; Orta Asya’daki radikal dini grupların ve farklı coğrafyalardan devşirilecek paralı savaşçıların sahaya sürülmek istenmesi ihtimali de ciddi bir senaryo olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu tür bir gelişme, çatışmayı kontrol edilebilir olmaktan çıkararak çok daha geniş, ideolojik ve öngörülemez bir boyuta taşıyacaktır.

Öte yandan ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack tarafındandile getirilen bölgesel yaklaşımlar, yeni bir düzen arayışının işaretlerini taşımaktadır. Ancak bu düzenin, dışarıdan kurgulanmış bir “Osmanlı millet sistemi” benzeri yapı üzerinden değil; Türkiye’nin kendi tarihsel vizyonu ve stratejik hedefleri doğrultusunda şekillenecek olan Türk Yüzyılı perspektifiyle inşa edileceği açıktır.

Ve yeniden soruyoruz:

Kürtler bu savaşta kimin adına sahaya sürülecek?

Bugün için bu sorunun net bir cevabı yok. Ancak artık değişen bir gerçek var: Bölge halkları eskisi kadar kolay yönlendirilebilir değildir. Yerel aktörler, kendi çıkarlarını daha net tanımlamakta ve dış müdahalelere karşı daha temkinli bir duruş sergilemektedir.

Eğer bu denge korunabilirse, Ortadoğu belki de uzun yıllar sonra ilk kez kendi kaderini tayin etme fırsatı yakalayacaktır. Aksi hâlde ise tarih bir kez daha tekerrür edecek ve küresel güçlerin hesaplarının bedelini yine sahadaki halklar ödeyecektir.