Marifet birbirimizi her yanlışta kınamak, tokatlamak değil. Asıl marifet devlet ve toplumsal sorumluluk çerçevesinde var olan yanlışın ya da arızanın düzelmesine çaba harcayarak katkı sağlamak. Açığımızı arama, o açıktan bizi parçalama işini yapmaya hevesli düşman devletli var zaten.

Marifet, onların eline koz vermemek, marifet, onların emel ve isteklerine çanak tutmamak…

Bu giriş cümleleri ışığında gelelim asıl konumuza.

Olaylar oldu, yaşandı, fail arandı. Ve yine en kolayı seçilerek sanal oyunlar suçlu bulundu. Peki, bitti mi, rahatladık mı? Bir günah keçisi bulup vicdanımızı akladık mı?

Hayır.

Asıl mesele bu değil. Asıl mesele, o çocukları o karanlığın, o ucubenin, o kontrolsüz dünyanın kucağına bırakırken biz neredeydik?

Evet, biz neredeydik? Suçu dışarıda arıyoruz ama aynaya bakmaya cesaret edemiyoruz. Ben bunu önceki yazımda da söyledim. Altını kalın kalın çizdim. Mesele oyun değil, mesele boşluk.

Anne-babanın dolduramadığı, toplumun sahip çıkamadığı, okulun yetişemediği o boşluk…

Soruyorum herkese, çocuklarımıza yetemediğimiz gerçeğiyle yüzleşmek için daha kaç çocuğun heder olması gerekiyor? Kaç haber daha izlememiz lazım? Kaç tabut daha taşınmalı?

Bu bir oyun meselesi değil. Bu sahipsizlik meselesidir.

Ve bu sahipsizliğin üç büyük ortağı var: Siyasiler, toplum ve aile.

Hiçbiri masum değil.

Siyasiler: Denetim denilen şey sadece tabeladan ibaret değildir. Çocukların saatlerce baş başa kaldığı dijital dünyanın bir kuralı, bir sınırı olmalı. Eğitim sistemi sadece sınav kazandıran değil, çocuk yetiştiren bir sisteme dönüşmeli. Rehberlik hizmetleri göstermelik olmaktan çıkmalı. Hatta ve hatta kapsamı genişletilerek en önemli derslerden biri haline getirilmeli. Rehber öğretmenler çocuklar ve aile arasında köprü olup ailenin kendi çocuğunda göremediklerini aileye de öğretip yönlendiren bir konumda olmalı. Eğitime en çok ihtiyacı olan bir diğer yerde aileler… Bilinçli aile oluşumunda rehber öğretmenlere çok önemli sorumluluklar verilmeli…

Okullar sadece ders anlatan değil, çocukların ruhunu da tutan yerler olmalı.

Ve en önemlisi, bu ülkede bir çocuk kayboluyorsa, o sadece bir ailenin değil, hepimizin kaybıdır.

Toplum: Komşuluğu unuttuk, mahalleyi kaybettik, sonra da “çocuklar değişti” diyoruz. Hayır, çocuklar değişmedi… Biz dağıldık.

Eskiden bir çocuk yanlış yola saptığında onu ilk mahalle tutardı. Şimdi kimse kimseye bakmıyor. Herkes kendi dünyasında. Bir çocuğun çığlığı artık duvarları aşamıyor.

Çünkü o duvarların arkasında kimse yok.

Aile: En büyük sorumluluğun olduğu yer.

Çocuğa telefon verip “oyalansın” dediğin an, onu yalnızlığa teslim ediyorsun. Onunla konuşmadığın her gün, bir başkası onun zihnine giriyor. Senin doldurmadığın yeri, dijital birileri dolduruyor.

Sevgi sadece “canım oğlum, canım kızım” demek değildir. Sevgi vakit ayırmaktır. Sevgi takip etmektir. Sevgi sınır koymaktır.

Çocuğuna ulaşamayan bir ebeveyn, dünyaya kızma hakkını kaybeder. Artık kimse kimseyi kandırmasın. Ne tek başına oyunlar suçlu, ne tek başına sistem, ne de sadece kötü arkadaş çevresi. Bu bir zincir, o zincirin her halkasında biz varız.

Bugün konuşmazsak, yarın daha büyük acıları konuşacağız.

Bugün sorumluluk almazsak, yarın sadece ağıt yakacağız.

Ve o gün geldiğinde, kimse “bilmiyorduk” demesin.

Çünkü biliyorduk.

Gördük.

Sustuk.

*

Yaşadığı ülkede bilinen, tanınan bir profesör o gün iş yoğunluğundan dolayı ofisinden oldukça geç, gece yarısı çıkmış. Evi şehirden 80-100 kilometre uzakta, sayfiye bir yerdeymiş. Gece yarısı dar köy yolundan evine giderken arabasının tekeri patlamış. Çekmiş kenara, gücü yetip becerebildiğince çıkarmış patlak tekeri, takmış yedek tekeri. Takarken 4 somunu kanalizasyon çukuruna düşürmüş. Çaresiz, bitkin aracının önüne oturmuş kara kara düşünürken yolun hemen karşı tarafında taş duvardan, cezaevini andıran, parmaklıklı pencereden bir ses gelmiş;

“Ne düşünüyorsun beyim öyle kara kara”

Dikkatlice bakınca parmaklıklı pencerenin ardında bir adam sülieti görmüş:

“Hiç sorma somunları kanalizasyon çukuruna düşürdüm” demiş. Adam hemen cevap vermiş; “Kalk düşünme, diğer tekerden birer somun sök, söktüğün 3 somunu tak, o seni gideceğin yere götürür.”

Profesör şaşkınlıkla mantıklı bulup hemen dediğini yapmış. Her şey yolunda, adama dönmüş; “Çok teşekkür ederim, biraz önce gerginlikten soramadım, geçmiş olsun sen niye düştün cezaevine” demiş. Adam sakin ve kendinden emin cevap vermiş; “Beyim burası cezaevi değil, akıl hastanesi, ben buraya delilikten düştüm düşmesine de, ama senin durum benimkinden de kötü…”