Türkiye’de yazın dünyasının güçlü kalemlerinden Dr. Berat Demirci ile yazmak üzerine yapılacak mülakat da elbette yazılı olmalıydı. Biz de öyle yaptık. Hoca, sert üslubu olduğunu, sert yazdığını düşünlere hayatın içinden cevap verdi: “Bazı an olur ki gülersin, şakalaşırsın; bazı an da olur ki Allah der ve çakarsın.”
H. Yahya Şekerci
Kıymetli hocam, uzun yıllardır yazmanızın yanı sıra gençlerin ellerinin kalem tutması noktasında da teşvik edici, örnek olucu bir konumdasınız. Yazmayı bu kadar önemseyen bir kalem olarak bir tanım yapmanızı rica ediyorum sizden. Nedir sizin için yazmak? Ne için yazıyorsunuz?
Benim için yazmak, sohbet etmektir… Herkes sohbet edebilir, denilebilir ama öyle olmadığını düşünüyorum. Sohbet de bir tür icazet iledir. Bu icazet, yazılı bir belge ile değil; söz iledir… Çocukken hep dinler ve dinlediklerimi hafızama kaydederdim. İyi bir dinleyici olmam, söz ile yazılı kültürümüz arasındaki bağı kurmamı kolaylaştırmış olabilir, tabii ne kadar kurabiliyorsam. Taşkın bir gönle sahibim, erken zamanlarda hep anlatır, akranlarımı da bazen cebir kullanarak dinletirdim. Sevdiğim bir piyesi, bir filmi bile ağzıma baktıra baktıra, ballandırarak anlattığım çok olmuştur. Sonra yaşlandıkça sohbet alışkanlığım değişmedi ama konular değişti.
Bir yandan şiirle başlayarak yazıyordum ama çaktırmıyordum… Çok erken zamanlarda kendime yazı konuları bile belirledim ama çalışkan biri değilim, “Hele yazarım” deyip, temaşaya dalıyorum. Derken derken, önce arkadaşlarım, akranlarım konuşmak icap ettiğinde beni öne sürdüler, dava adına(!), gençlik kuruluşlarına vekâleten konuştum. Hâlâ sohbet için fırsat kollayan fanatiklerim var… Bir gün de geldi sen yazarsın dediler, ilk ciddi yazım bir korsan bildiri oldu, çok ciddi imiş ki, ondan da yargılandık. Doğu Perinçek’in Aydınlık’ı o bildiriden pasajlar aktararak bizi ihbar etmişti. İslam Güneşi diye bir mahalli ama devrine göre çok iyi bir dergi çıkıyordu, “Sen yazarsın!” dediler orada yazdım. 12 Eylül sonrasında öğretmenliği bırakıp, bir kitabevi açtım ve arkadaşlarımla Gurbet Edebiyat Dergisi’ni çıkardık. Hemen hemen bütün şair ve yazar ağabeylerle tanış olmuştum…
Böyle böyle altmışa geldik dayandık, bir nevi hâlâ hatır için yazıyor, eşle dostla sohbet ediyor sayılırım…
Bazı muharrirler yazmayı bir ihtiyaç olarak addederken bazıları ise bir taşma biçimi olarak görüyorlar. Kimileri ise günlük hayatın sıradan bir parçası olarak yorumluyor. Siz bu yaklaşımlar arasında nerede duruyorsunuz?
Galiba taşkın bir gönül sahibi olmak işin esası… Sonra sonra yazamasanız yaşayamaz hale geliyorsunuz. Masaüstü’nde yazılmayı bekleyen sayısız dosya ve proje var. “Kendi efkârımla okur yazarım” diyorum, bunu da inanarak söylüyorum. Elbette herkesin efkârı vardır ama insanın “kendi efkârı”na sahip olması biraz yaşanmışlık, düşünmüşlük, yorulmuşluk ister. Galiba miktarımca bu üçü de bende var… En akla gelmez konularda bile yazılar yazdığım oluyor. Ama sonra okuyanlar, o akla gelmez konunun ne kadar önemli olduğunu itiraf ediyor. Âlemde küçük ve gereksiz hiçbir şey yoktur, belki kendimiz telif edemiyoruzdur.
Saatlerce ve zevkle yazabilirim… Bizim Sivas künyeli bir mahalli gazetemiz var, hem fahrî danışmanlık yapıyorum, hem de yazıyorum meselâ… Hattâ iki de dava açtılar, Paralel Yapı ile ciddi değerlendirme ve ikazlarımdan dolayı(!). Adalet mekanizmasına en ufak bir güvenim yok ve na-hak yere cezalandırılabilirim.
Bazen keskin ifadeler kullanıyorum, cepheden… Ama hayat hep kah kah, kih kih değildir ki, sert olmayı gerektiren yerde de yumuşak olunmaz. Böyleleri varsa bence o da riyadır; bazı an olur ki gülersin, şakalaşırsın; bazı an da olur ki, Allah der ve çakarsın.
Buradan biraz da içeriğe girmek istiyorum. Zat-ı âliniz hem önemli demeçlere imza attınız, kitaplar yazdınız ve hem de memleketin gidişatına dair gazete yazıları kaleme alıyorsunuz. Biz Turna ve Gayda da, Hançeremizdeki Harita’da da, Serçe Saatinde de coğrafyamıza, medeniyet değerlerimize ilişkin önemli kodları yakalıyoruz. Aslında fikir-sanat bütünlüğünü yakalıyoruz bir anlamda. Diğer yandan da siyasi analizlerle dünya görüşünüz çerçevesinde çeşitli analizler yapıyorsunuz. Nasıl bir parametre üzerinden bu içerikler oluşuyor?
Taşkınım demiştim, değerli okuyucuya bir itirafta bulunayım… Çok hızlı yazıyorum, coşku içerisinde; doğrusunu kurguladığım ve bildiğim halde kitaplarım iyi edite edilmedi… Bir de iyi yazdığım düşüncesine sahip oldukları için olsa gerek. Şimdi bütün kitaplarımın baskısı tükendi ve yeni hazırlıklar içindeyim. Çocuklarım büyüdüler, artık yazdıklarımı önce onlara okutuyorum ve daha emniyetliyim. Bu tebessüm işaretini seviyorum, sanal âlem icadı ama olsun; âlemin sanalı hangisidir bilinmez; her iki âlemde de gerçek ve gerçekten adam olmak lazım. Bence bu tebessüm işaretini Türk imlâsına kazandırmak gerek.
Üç tebessüm kâfi… Siyasetin içine dalabilecek yetenekten mahrumum ama siyasî sosyal analizlerde bulunmayı, hesabını verebilecekseniz söz söylemeyi görev bilirim. Tatlısu yazarlığı, şairliği bana uymaz. Ülkem için lazım olanı yapmayı sorumluluk bilirim. Ayrıca iki yüksek okulu, yüksek lisansı ve doktorayı lüküs ve konforlu bir beyine sahip olmak için bitirmedim. Vatanımı seviyorum, milletimi seviyorum ve sorumluluklarım da payıma düştüğü kadarıyla yerine getirmeye çalışırım… Evet, klasik sağ söylem diyebilirler, hamaset diyebilirler ama desinler, öyle değil. Vatanını ve milletini sevmeyenden bir halt olmaz. Aslında sevmeyenden demek lazım… Aslında derece derece ve itidal içinde pek çok şeyi sevmeliyiz. Yani ben öyle düşünüyorum, zorla kimseye bir şeyi sevdiremezsiniz.
Eyvallah…
Son olarak özellikle sosyal medya üzerinden yeni bir yazarlık alanı oluştu. Artık herkes haberci, herkes anlık olarak kendi manşetini atabiliyor yahut his dünyasına dair birtakım şeyleri paylaşıyor. Siz de sosyal medyayı etkin kullanıyorsunuz. Bu trendle alakalı, bu yeni yazarlık türü ile alakalı düşünceleriniz nelerdir?
Yukarıda ucundan söylemiştim, tekrarda mahzur yok. Âlemin değil, insanın sanalı olur. Sosyal medyaya “o an” ile ilgili söz söyleme imkânı verdiği için bayılıyorum. Yazmış oluyoruz ve meselâ yazdıktan sonra da emri hak vaki oluyor dünyayı değiştiriyorsunuz. İyi bir iş yapmışsanız, amel defterinize de geçmiş oluyor. İbn-ül vakt olmanın başka bir izahı yok…
Sosyal medya evet, yazmayı, söz söylemeyi kolaylaştırdı… Bunu bile ben kâr görüyorum, belki azıcık sosyolog olduğum içindir, oradan çok derinlikli bilgilere imkan veren veriler elde edebiliyorum.
Öbür tarafına gelince… Yazılı medyada da çok kaliteli haberciler ve yazarlar yanı sıra, çok lüzumsuz dolgu malzemeleri yok mu? İsim vermem yanlış olur ama fotojenik, prezentabıl olmaktan başka vasfı olmayan yığınlarca reytingi yüksek zevat var…
Benden bu kadar, umarım ağzımdan kemlik çıkmamıştır. Varsa yine de sorunuz buyurun ama başka bir çay sohbetine bırakmak daha iyi olabilir…
Teşekkür ederim hocam. Umarım kaleminiz daha uzun yıllar yazmaya, anlatmaya, sohbet etmeye devam eder. Ağzınıza sağlık.