biz her depremden her yangından sağ çıkmayı bilenler,
biz her felaketten sonra ayakta kalabilenler,
biz her acıdan sonra bile rahat rahat konuşabilenler,
biz asla yaranın ucuna dokunamayanlar
biz ölümün dokunmadıklarıyız, hastalıktan kurtulanlarız
biz afetlerden bir sıyrık dahi almadan gidenleriz
biz savaşa çağrıldığı halde hiç gitmeyenler ama savaş hakkında en çok konuşanlar ve savaşların ganimetlerini en çok toplayanlarız
biz acıdan kibir yontanlarız
biz mağdurlar üzerinden paye kazananlarız; nasihat ederiz, yardım ederiz, omuz veririz. mesela her şeyi biliriz, suçluları parmakla gösterebiliriz.
çünkü bize deprem gelmez
çünkü biz savaşa gitmeyiz
çünkü hiçbir afet bizim kılımıza dahi dokunamaz
hak dağıtır, hak alırız; hatta en üstün gibiyiz. ne gibisi, üstünleriz
bizler o kadar çok şey veririz ki asla canımızı, paramızı, fedakârlığımızı vermeyiz
insanlığımızdan vermeyiz de bildiklerimizden, kibrimizden, mağrurluğumuzdan, dilimizden, bol bol öğüt veriniz
aslında vermeyi pek bilmeyiz; alırız.
almayı biliriz. yığmayı biliriz; para yığarız, insan yığarız, itibar yığarız, iyilikler yığarız, ikiyüzlülükler yığarız.
başkalarının ölümleri üzerinden dersler yığarız; yanımızda bir insan ölür, biz en fazla ağlarız.
biz dev bir yığınız. bize ne yangın ne deprem ne sel ne de savaş dokunabilir.
hiç ölmeyecekmiş gibi yaşarız. ölenlere üzülür; üzüldüğümüzün resmini çeker, herkese gösteririz
biz ölüler üzerinden karşılıklı siyaset yapanlarız
biz savaşa hiç gitmeyenler, birileri kahraman olsun diye, birileri şehit olsun diye “ne haber, ne yapıyorsun, başınız sağ olsun”, derken bile ne ölüm dokunur bize, ne kötülük ne de iyilik.
biz kahramanlar ötesiyiz, biz insan ötesiyiz belki de. yok gibiyiz!
çünkü insanlar ölür, çünkü insanlar yaralanır, çünkü insanlar bir gece ansızın duvar yıkılır altında kalırlar.
çünkü insan acizdir ama biz aciz olduğumuzu pek hissetmeyiz.
iri harflerle konuşan benim, her savaştan sonra.
her yardım tırı yola çıktığında yine konuşan benim; çünkü ben savaşa gitmeyenim. ölmek, yaralanmak, acı duymak nedir bilmeyenim. bilmediğim için cepheyi terk etmeyenlerin acısını hiç bilmem. kendim gibi savaştan kaçanları ciddiye alırım. tartışırım. bir çadır dikmekten, bir siper kazmaktansa ölçüler hakkında bas bas bağırırım.
biz hiç ölmeyenler,
biz hiç enkaz altında kalmayanlar,
biz hiç bir yangının ortasında çaresizliği yaşamamış olanlar,
biz hiç evi heyelan altında kalmamış olanlar,
biz hiç bir yakınını ceset torbasına koymamış olanlar,
biz hiç bir zaman çağrıldığı savaşa gitmemiş olanlar,
biz savaşa gitsek dahi siperden çıkmamış olanlar,
en çok bizim sesimiz çıkar.
ve buna da hayat der, kandırırız kendimizi ve sesimizi duyan savaş kaçaklarını.
aslında asıl mesele de bu: savaşa gitmediğimizi kimseler bilmesin diye birbirimize savaş hikâyeleri anlatırız. bize hikâye gelen başkalarının ölümleridir oysa...
savaş zenginleri gibi afet, acı, yardım zenginleri de var dünyada.
başkalarının acılarını toplayıp onlardan hikâyeler devşiririz. ne demişti ozan: ağıt söylenmez ulan; ağıt yakılır! birileri yanar, birileri ise ateşin sıcaklığını konuşur.
biz, cenaze evinde miras kavgasına tutuşan, sosyal medyadan başka bir yerde var olamayan...
sahi, depremzedeler var, az sussak iyi olmaz mı? ne diyor Patron Nikos Kazancakis: “en iyi çoban oydu. çünkü hiç koyunu yoktu!”