Yıllar önce (2004 yılının sonlarına doğru) Mersin'in bir köyünde çobanlık yapan Ahmet Kaplan isimli bir çoban kasabaya indikçe kiloyla aldığı gazete ve kitaplarla kendisini geliştirip, sonrasında Hürriyet gazetesinde bir yazarın yazısından etkilenip, yine kasabaya indiği bir gün internet salonuna girip o köşe yazarına mesaj atıyor. Bu mesaj aynı zamanda Fütüristler Derneği Başkan Yrd olan yazarın ilgisini çekiyor. Ahmet'i İstanbul'a davet ediyor.
Sonrasında bir Holding Ahmet'e iş teklifi yaparak İstanbul'da yaşamasını teklif ediyor. İlerleyen süreçte Ahmet'in gazetede bir röportajı yayınlanıyor. Muhabir soruyor; "Artık bir Holding'in yöneticisisin, paranda var, kendi paranla almak istediğin bir kaç kitap ismini söylermisin" diye soruyor. Ahmet parasıyla alacağı ilk 10 kitabı ve yazar ismini sıralıyor. Listesinin başlarında benim adımı ve benim kitabımı söylüyor.
Bu haberi okuduğumda tarifsiz duygulanmıştım.
Düşünsenize, siz bir şeyler yazıyorsunuz, o yazdıklarınız çok uzaklardaki bir ilin, uzak bir köyündeki Ahmet'in kalbine dokunuyor. Yazarlığımın daha ilk yıllarında çoban Ahmet'in kalbine kelimelerle dokunmak beni fazlasıyla etkilemişti. Ve yıllarca hep bu düşünce ve güdüyle yazmaya çaba harcadım.
Marifet sadece yazmak değildi, marifet yazdıklarımızın kalplere dokunup merhem olabilmesindeydi.
Geçen hafta Cumartesi köşemde " Anadolu’da Merve olabilmek" başlıklı yazıyı yazdım. Yazıda Merve'nin kızı Asya' ile verdiği mücadele ve öykülerini dile getirmiştim. Yazının yayınlanmasından sonra yolum yine onların yaşadığı Ürgüp'e düştü.
Gitmişken de Merve ve Asya'yı ziyaret ettim.
Yazdığım yazı Merve ile Asya'yı çok etkilemiş. Asya beni görünce sevgiyle bana sarıldı. Teşekkür etti. Asya'nın yüreğine kelimelerle dokunmak, onu mutlu etmek tarifsiz bir duygu ve anıydı.
Ayrılırken Asya yanıma yaklaştı, elinde bir zarf bana uzattı; "Çetin ağabey sana bir mektup yazdım, bunu yalnız kalınca oku dedi. Sarılıp vedalaşıp ayrıldım oradan...
"Çetin Ağabeyime.
Ben Asya…
Annem bana senin yazını gösterdiğinde önce sadece fotoğraflara baktım. Sonra annem sessizce okumaya başladı. Okurken bazı yerlerde sustu. Gözleri doldu ama ağlamamaya çalıştı. Ben fark etmedim sandı…
Ama ben annemi en iyi tanıyan kişiyim. Sen yazında annemi anlatmışsın ama aslında biraz da beni anlatmışsın gibi hissettim.
Çünkü ben küçükken annemin neden bazen geceleri uyumadığını, neden herkese karşı güçlü durmaya çalıştığını tam bilmiyordum. Şimdi biraz daha anlıyorum. Ben annemi hep güçlü sanıyordum. Meğer güçlü olmak bazen çok yorucu bir şeymiş…
Senin yazını okuyunca annem ilk defa “görülmüş” gibi hissetti bence. Çünkü insanlar dışarıdan bakınca hemen konuşuyor ama kimse bir annenin içinde ne yaşadığını bilmiyor.
Ben annemle gurur duyuyorum Çetin abi.
Çünkü o hiç pes etmedi. Bazen çok yorulduğunu gördüm. Bazen sessiz kaldığını gördüm. Ama yine de benim elimden hiç bırakmadı. Senin yazında annem için söylediğin güzel sözleri okuyunca çok mutlu oldum. Sanki biri gelip bize: “Yalnız değilsiniz” demiş gibi oldu.
Ben büyüyünce annem gibi güçlü bir kadın olmak istiyorum.
Ama bir şeyi daha öğrendim. Güçlü olmak bağırmak değilmiş. İnsan kırıldığı halde iyi kalabiliyormuş. Bize değer verdiğin için, annemi mücadele eden biri gibi anlattığın için sana teşekkür ederim.
Belki ben daha çocuğum… Ama bazı yazılar insanın kalbine dokunuyormuş. Senin yazın benim kalbime dokundu.
Sevgiler… Asya"
Yazımın başında da dediğim gibi marifet Asya'nın kalbine dokunabilmekti. Bu tür yaşanmışlıklar beni daha çok yazmaya, daha çok yaraya merhem olmaya itiyor.
Hepimiz birbirimize içten, sevgi dolu olursak cenneti düşlemeye gerek yok ki. Cennet zaten parmaklarımızın ucunda, yeter ki doğru zaman ve doğru anda doğru yere dokunalım. O zaman ne savaşlar olur, ne de katledilir insanlar...