Meclis’te yaşanan o arbede sırasında oluşan bir görüntü hafızalara kazındı:
Yeni Adalet Bakanı Akın Gürlek’in etrafında adeta bir “canlı kalkan” çemberi oluşturulması.

Açık konuşalım.
O manzara devlet refleksinden çok, sahne refleksi izlenimi verdi.

Devlet adamı korunur, evet.
Ama devlet ciddiyeti kameraya oynayarak değil, kriz çıkmadan ortamı yatıştırarak korunur.

Akın Gürlek’i Türkiye hangi dosyalarla tanıdı?

Belediyelerdeki devasa yolsuzluk iddiaları…
Rüşvet, irtikap soruşturmaları…
Kara para akışları…
Uyuşturucu rotaları…
Organize suç yapıları…

Bu dosyalar masa başında açılmadı. Bu dosyalar, ciddi siyasi ve bürokratik riskler alınarak yürütüldü. O günlerde “etten duvar” örenleri değil; dosya taşıyanları, imza atanları, hedef olanları gördük.

Ve o süreçte Adalet Bakanlığı koltuğunda oturan isim, yani Yılmaz Tunç, pozisyonunun ağırlığına rağmen geri durmadı. HSK başkanlığı sorumluluğunu, MGK ve YAŞ üyeliğinin getirdiği devlet ciddiyetini taşıdığı halde risk aldı. Elini taşın altına koydu. Operasyonların arkasında durdu. Sessizdi ama sağlamdı.

Devlet böyle yönetilir.
Şovla değil, omurgayla.

O gün Meclis’te oluşturulan o görüntü, “biz buradayız” deme çabasıydı belki. Ama kamuoyu artık şu soruyu soruyor:

Madem bu kadar sahiplenme var, o büyük dosyalar yürürken neredeydiniz?

Sokak kabadayılığı ile devlet karıştırılmamalı.
Rolex göstererek güç imajı çizmekle, hukuk mücadelesinde risk almak aynı şey değildir.

Türkiye artık sembolik kahramanlık değil; gerçek cesaret görmek istiyor.

Gerçek cesaret nedir biliyor musunuz?

Dosyanın altına imza atmak.
Baskıya rağmen geri adım atmamak.
Tehditlere rağmen hukuku işletmek.

Kamera önünde kol kola girmek değil.

Biz burada isimlere değil, ilkelere bakarız.
Devlet vakarını koruyanı takdir ederiz.
Devleti sahne dekoruna çevireni eleştiririz.

Çünkü bu gazetenin çizgisi günlük alkışlara göre değil, tarihî muhasebeye göre belirlenir.

Bugün alkış toplayan görüntüler yarın unutulur.
Ama hangi dönemde kim risk aldı, kim sorumluluk üstlendi, kim gerçekten mücadele etti…
O kayıt devlet hafızasında kalır.

Ve milletin hafızası sandığınızdan çok daha güçlüdür.

///////////////////////////////////

MİLLETİN MECLİSİNDE GÖLGE OYUNU OLMAZ

Türkiye Büyük Millet Meclisi…
Sadece bir bina değildir. Sadece bir salon, bir kürsü, bir yoklama cetveli hiç değildir.

23 Nisan 1920’de dualarla açılan, emperyalizme karşı bir milletin varoluş iradesini dünyaya ilan ettiği o çatının adıdır. Kurtuluş Savaşı’nın karargâhıdır. İstiklal Marşı’nın kabul edildiği kürsüdür. Anayasaların yapıldığı, hükümetlerin kurulduğu, millet iradesinin vücut bulduğu en yüce makamdır.

Böylesi bir makamın, parti taktiklerinin sahnesine dönüşmesi ise hepimiz adına utançtır.

Son yaşananlar açık konuşalım:
Kürsüyü işgal etmek de yanlıştır, işgali şiddetle bertaraf etmeye kalkmak da.

Bir taraf, Anayasa ve İçtüzük’ün öngördüğü süreci fiilen engelleyerek “engellenen biziz” demeye kalkıyor. Oysa Meclis’te itirazın yolu işgal değildir. İçtüzükte söz alma vardır, usul tartışması vardır, oylama vardır, siyasi mücadele vardır. Ama kürsüyü bloke etmek, süreci durdurmak, yemin merasimini fiilen akamete uğratmak… Bu, demokratik hak değil; parlamenter zeminin tahribidir.

Diğer taraf ise ortaya çıkan tabloyu “müdahale meşrudur” diyerek savunuyor.
Hayır. Meclis’te şiddetin meşruiyeti olmaz. Ne kadar haklı olduğunuzu düşünürseniz düşünün, başvurduğunuz yöntem sizi haksızlaştırır. Zira Meclis, sokak değildir. Meclis, güç gösterisinin değil temsil sorumluluğunun mekânıdır.

Bu manzara ne iktidara yarar ne muhalefete.
Ama en çok da Türkiye’ye zarar verir.

**
1920’de Ankara’ya gelen mebuslar arasında birbirine ideolojik olarak taban tabana zıt isimler vardı. Müdafaa-i Hukukçular, eski İttihatçılar, muhafazakâr din âlimleri, aşiret temsilcileri… Ama bir konuda mutabıktılar:
Meclis’in haysiyeti korunacak.

Bugün ise siyasi gerilim, Meclis’in vakarının önüne geçiyor. Oysa TBMM’nin itibarı herhangi bir partinin puanından daha kıymetlidir. Çünkü orada temsil edilen şey parti değil; 85 milyonun iradesidir.

Bir kürsü işgal edildiğinde de, bir vekile fiziksel müdahalede bulunulduğunda da zarar gören sadece karşı taraf değildir. Zarar gören, milletin gözündeki Meclis algısıdır.
“Bunlar ülke mi yönetecek?” sorusu zihinlere düşüyorsa, hepimiz kaybetmişiz demektir.
**
Demokrasi, hoşumuza gitmeyen kararlara katlanabilme rejimidir.
Çoğunluğa tahammül edemeyen de, azınlığın söz hakkına tahammül edemeyen de demokrasiyi eksik anlıyor demektir.

İşgal, sabırsızlığın;
Şiddet, güç gösterisinin tezahürüdür.

Oysa devlet ciddiyeti sabır ister. Usul bilgisi ister. Kurallara bağlılık ister.
**
Bizim yönettiğimiz gazetenin tavrı nettir:
Partiler üstü bir yerden konuşuruz. Doğruya doğru, yanlışa yanlış deriz. Meclis’in vakarını kim zedeliyorsa karşısında dururuz. İster iktidar sıralarından gelsin, ister muhalefetten.

Çünkü biz günlük polemiklerin değil, devlet geleneğinin tarafındayız.

TBMM, milletin namusudur.
Orada yaşanan her hoyratlık, milletin iradesine karşı işlenmiş bir saygısızlıktır.

Siyasetçiler geçer.
Partiler değişir.
İttifaklar kurulur, dağılır.

Ama Meclis kalır.

Ve o Meclis’in saygınlığını korumak, orada bulunan herkesin birinci vazifesidir. Eğer bunu başaramazsak, tarihin önünde hep birlikte mahcup oluruz.

Şimdi herkes aynaya bakmalı.
Sorulması gereken soru şu:

Bu meclis bizi temsil ediyor mu?!.. Yoksa Meclis’i araçsallaştırıyor muyuz?

Bu soruya verilecek dürüst cevap, Türkiye’nin demokrasi kalitesini belirleyecek.