Sinemada artık kahramanlar değil, refleksler konuşuyor. İyiyle kötünün değil, doğruyla yüzleşmenin hikâyeleri anlatılıyor.

Ailenle kış tatilindesin. Her şey yerli yerinde. Karlarla kaplı bir dağ, masada sıcak yemekler, yüzlerde o nadir yakalanan huzur hali. Tam o sırada dağın yamacından bir çığ kopuyor. Önce kimse paniklemiyor. Hatta herkes bu muazzam doğa anını seyrediyor. Bir felaket estetiği gibi. Sonra fark ediyorsun ki bu çığ size doğru geliyor. İşte o an… Çığlıklar başlıyor. Sandalyeler devriliyor. İnsanlar kaçışıyor. Kar bulutu yaklaşıyor, görüş kayboluyor. Refleksler devreye giriyor. Herkes kendini kurtarma telaşında. Birkaç saniye sonra her şey duruyor. Çığ, bir felakete dönüşmeden dağılıyor. Masalar yerinde, insanlar hayatta. Ama artık hiçbir şey eskisi gibi değil. Çünkü kar bulutu çekildiğinde eşin ve çocukların seni masada göremiyor. Onları bırakıp kaçmışsın. Üstelik elinde masadan aldığın telefonun var. Yani refleksin, aileni değil telefonunu kurtarmak. Eşinle göz göze geliyorsun. Kelimelerin hiçbir anlamının olmadığı bir yerdesin.

Bu sahne bir film açılışı. Sinemasına büyük saygı duyduğum usta yönetmen Ruben Östlund’un Force Majeure filmi. “İyi bir baba mısın?” diye sormuyor film.“Kriz anında kimsin” diye soruyor.

Force Majeure, aileyi yıkan bir felaketi anlatmıyor. Aksine, hiçbir şey olmamış gibi görünen bir anda, bir ailenin içindeki bütün dengelerin nasıl çöktüğünü gösteriyor. Kimsenin ölmediği, ama herkesin kendine dair bir şey kaybettiği bir an.

İşte bugün sinemanın ihtiyacı olan şey tam olarak bu. Büyük patlamalar değil. Kahramanlık nutukları değil. Dünyayı kurtaran karakterler hiç değil. Bizi asıl sarsan şey, kendimize benzeyen insanların yanlış refleksleri. Zira o masada oturan kişi biziz. Ve o kaçış anında kimin ne yapacağını kimse gerçekten bilmiyor.

Yeni sinema, seyirciyi hayran olmaya çağırmıyor. Tanık olmaya çağırıyor. “Bak ne kadar cesur” demiyor. “Bak sen olsan ne yapardın?” diyor. Bu yüzden hikâyeler küçülüyor, ama etkileri büyüyor. Çünkü bu filmler izledikten sonra salondan çıkınca bitmiyor. Eve bizimle geliyor. Eşimizin yüzünde, çocuklarımızın bakışında dolaşıyor. Sessizce rahatsız ediyor.

Artık sinemanın bize iyi hissettirmesine ihtiyacımız yok. Bizi dürüstçe rahatsız etmesine ihtiyacımız var. Gerçek hayatta kimse çığ altında kalmıyor belki, ama hepimiz bir gün kar bulutu dağıldığında birinin gözlerinin içine bakmak zorunda kalıyoruz.