Türkiye’de siyaset, resmî takvimlere bakarak yapılan bir iş değildir. Takvimler sadece günü söyler; ama siyasetin ritmini millet belirler.
Evet… Önümüzdeki genel seçimlerin olağan tarihi 2028. Ama siyaset dediğin şey, “daha vakit var” diyerek ertelenebilecek bir alan değildir. Siyaset, her sabah yeniden başlayan bir mücadeledir.

Bugün “nasıl olsa seçime iki yıl var” diyerek geri çekilen, teşkilatını gevşeten, sahayı boşlayan her yapı, aslında kendi geleceğini riske atıyor. Çünkü seçmen dediğin şey, sandık günü oluşmaz. Seçmen, bugünden yarına, yaşadığı her tecrübe ile kararını şekillendirir. Markette, sokakta, iş yerinde, sosyal medyada… Her temas, her eksik, her başarı birikir ve sandık günü ortaya çıkar.

Siyasetin altın kuralı şudur: Seçim günü sürpriz yoktur. Sürpriz gibi görünen her sonuç, aslında yıllar öncesinden yazılmaya başlanmıştır.

Bakın tarihe… 1950’de Demokrat Parti bir gecede gelmedi. 1960’ların çalkantılı Türkiye’sinde bile siyaset sahada şekillendi. 2002’de AK Parti, sadece bir seçim kampanyasıyla değil; milletle kurduğu güçlü bağ, sahadaki varlığı ve sürekli iletişimi sayesinde iktidara yürüdü. Sandık, sadece sonucu ilan etti. Asıl sonuç, çok önceden yazılmıştı.

Bugün de tablo farklı değil. Türkiye’nin içinden geçtiği ekonomik, sosyal ve jeopolitik süreç, siyaseti daha da dinamik hale getirmiş durumda. Dünya hızla değişiyor. Bölgesel krizler, enerji savaşları, ekonomik dalgalanmalar… Bütün bunlar seçmenin algısını her gün yeniden şekillendiriyor. Böyle bir dönemde “bekleyelim, zamanı gelince çıkarız” anlayışı, siyasetin intiharıdır.

Çünkü siyaset boşluk kaldırmaz.

Siz sahada yoksanız, başkası vardır.
Siz konuşmuyorsanız, başkası anlatır.
Siz çözüm üretmiyorsanız, başkası umut satar.

Ve en tehlikelisi şudur: Siz boş bıraktığınız alanı fark ettiğinizde, o alan çoktan doldurulmuştur.

Bugün bütün partiler için ortak bir zorunluluk var:
Sürekli sahada olmak. Sürekli anlatmak. Sürekli dinlemek.

Teşkilatlar diri olacak…
Kadrolar sadece isim listesi değil, sahada karşılığı olan insanlar olacak…
Gençlerle temas kesilmeyecek…
Dijital dünya ihmal edilmeyecek…
Ve en önemlisi, vatandaşın derdi sadece dinlenmeyecek, çözüm üretilecek.

Artık eski siyaset yok. Eskiden seçimden seçime hatırlanan seçmen, bugün her gün değerlendirme yapıyor. Sosyal medyada, sokakta, kahvede… Herkes siyaseti konuşuyor, analiz ediyor, karşılaştırıyor. Bu yüzden siyasetçinin “rahatlama lüksü” yok.

Bir başka gerçek daha var:
Erken seçim ihtimali Türkiye siyasetinde hiçbir zaman sıfır değildir.

Bugün 2028 konuşulur, yarın başka bir tarih gündeme gelir. Siyaset, ihtimaller üzerine kurulur. Bu yüzden hazırlıksız yakalanan her yapı, sadece seçimi değil, itibarını da kaybeder.

İşte bu yüzden diyoruz ki:

Seçim takvimi 2028 olabilir…
Ama siyasetçinin takvimi her sabah başlar.

Her gün seçime bir gün daha yaklaşırsınız.
Her gün ya kazanırsınız ya kaybedersiniz.
Her gün ya milletin kalbine girersiniz ya da oradan çıkarsınız.

Siyaset, “nasıl olsa vakit var” diyenleri affetmez.
Millet, kendisini sadece seçim zamanı hatırlayanları unutmaz.

O yüzden…
Bugün sahada olmayan, yarın sandıkta olmayacaktır.

XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX

AYNI KIBLEYE DÖNÜP AYRI SAFLARDA DURMAK

Bu çağın en büyük çelişkilerinden biri şu: Aynı kitaba inananlar, aynı kıbleye yönelenler, aynı peygamberin ümmeti olanlar…Ama farklı saflarda, hatta bazen birbirine karşı.

Sünni… Şii… Bu iki kelime, tarih boyunca bir farklılık olarak vardı.
Ama hiçbir zaman bugün olduğu kadar bir ayrışma, bir kırılma, bir zayıflık aracı haline getirilmemişti.

Çünkü artık bu mesele sadece bir inanç yorumu meselesi değil. Bu mesele, bir güç meselesi.

Ve açık konuşalım: Bu coğrafyada mezhepçilik sadece içeriden üretilen bir sorun değil… Aynı zamanda dışarıdan sürekli beslenen, kaşınan ve büyütülen bir fay hattı.

Bakın son 40-50 yılın haritasına…

Irak’ta mezhep savaşı… Suriye’de parçalanmışlık… Yemen’de vekâlet savaşı… Lübnan’da kırılgan denge…

Her yerde aynı senaryo: Önce ayrıştır, sonra zayıflat, sonra yönet.

Bu bir tesadüf değil. Bu, klasik bir emperyal aklın en eski ve en etkili yöntemi:

Böl, parçala, yönet.

Ve ne yazık ki biz, bu oyunun sadece izleyicisi değil… Bazen farkında olmadan oyuncusu olduk.

Oysa hakikat çok basit.

Bizim Sünnilik diye ayrı bir dinimiz yok. Şiilik diye ayrı bir dinimiz yok.

Bizim tek bir dinimiz var: İslam.

Cumhurbaşkanı’nın yıllar önce yaptığı bu vurgu, bugün her zamankinden daha anlamlı. Çünkü mesele artık bir tartışma değil, bir varlık meselesi.

Eğer biz kendi içimizde bölünmeye devam edersek, dışarıdan gelen her müdahale daha kolay olacak.

Ama eğer biz ortak paydada buluşmayı başarabilirsek, o zaman bu coğrafyada dengeler değişir.

Şunu açıkça söyleyelim:

Kimse mezheplerini terk etsin demiyoruz. Kimse inancını değiştirsin demiyoruz.

Ama herkes şunu kabul etsin diyoruz:

Bu farklılıklar bizi zenginleştirir, zayıflatmaz.

Zayıflatan şey farklılık değil, o farklılığı düşmanlığa dönüştüren akıldır.

Ve o akıl, çoğu zaman bize ait değildir.

Peki mümkün mü?

Zor. Çok zor.

Çünkü bu coğrafyada sadece mezhep ayrılıkları yok; aynı zamanda siyasi rekabetler, tarihsel travmalar ve derin güvensizlikler var.

Ama imkânsız mı?

Hayır.

Çünkü bu coğrafya, geçmişte de birlik oldu. Endülüs’te oldu… Selçuklu’da oldu… Osmanlı’da oldu…

Yani mesele “olamaz” değil. Mesele, yeniden isteyip istememek.

Bugün gelinen noktada bir tercih yapmak zorundayız:

Ya mezhepçilik üzerinden birbirimizi tüketmeye devam edeceğiz… Ya da emperyalizmin karşısında tek bir gövde gibi duracağız.

Orta yolu yok.

Çünkü tarih ortada.

Her ayrışma bir kayıp getirdi. Her bölünme bir müdahaleyi davet etti.

Belki bugün tam anlamıyla başaramayacağız. Belki yarın da zor olacak.

Ama bir yerden başlamak zorundayız.

Çünkü şunu artık görmek zorundayız:

Biz bölündükçe onlar kazanıyor. Biz birleştiğimiz gün, oyun bitiyor.

Ve belki de en doğru cümle şu:

Bugünü kaybetmiş olabiliriz… Ama yarını hâlâ kurtarabiliriz.