Zaman, insanın avuçlarından sessizce süzülen kumlar gibidir; ne kadar sıkı tutarsan tut, akar gider.
Her doğan güneş, bir önceki günü ebediyen alıp götürür; her batan güneş ise ömür defterinden bir yaprağı daha koparır.
Bu acı ama hakiki gerçeklik karşısında insanoğlu, meçhul bir sona doğru akan o büyük nehrin içinde bir kayık gibi sürüklenir.
Hayat, özü itibarıyla bir dramdır; doğumla başlayan ve ölümle perdesi kapanan, kahramanının sonunu bilmediği bir dram.
Ancak bu dramı bir trajediyle bitirmek mi, yoksa ondan mutlu bir son devşirmek mi; işte insanın asıl imtihanı budur.
Bu imtihanın cevabı, insanın dışında değil, tam da içinde gizlidir.
Yaratılışın o ilk nefesinde kalbe yerleştirilen vicdan, aslında karanlıkta yolumuzu aydınlatan bir kandildir.
O kandil söndüğünde, insan ne kadar zengin, ne kadar güçlü, ne kadar şöhretli olursa olsun, koyu bir karanlığın içinde yürümeye mahkumdur.
Vicdanın sesi, fıtratın o saf çağrısıdır; iyiye, güzele, doğruya yönelten bir pusuladır.
İnsanın özündeki iyilik tohumu, ancak erdemle sulandığında, güzellikle beslendiğinde ve hayata samimiyetle yansıtıldığında meyve verir.
İyilik yapmak, sadece karşıdakine uzatılan bir el değil, kendi ruhunu inşa etmenin en sağlam harcıdır.
Erdem ise bir süs değil, insanın varoluş zırhıdır; onu kuşanan, hayatın fırtınalarında savrulmaz.
Öyle bir çağda yaşıyoruz ki iyilik zayıflık sanılıyor, erdem eskimişlik addediliyor, vicdanın sesi ise gürültüye boğuluyor.
Oysa bu gürültünün içinde yolunu kaybetmemek, ancak sağlam bir rehbere tutunmakla mümkündür.
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), insanlığa bırakılan en güzel ve en eksiksiz örnektir.
Onun hayatı, sözleri ve duruşu, bu dramdan huzurla çıkmanın yegane haritasıdır.
Onu anlamak, sadece siyer sayfalarını çevirmek değil; Onun merhametini kuşanmak, adaletini yaşamak, tevazusunu içselleştirmektir.
Ona benzemek, kusursuz olmak değil, her düştüğünde Onun gösterdiği istikamete doğru yeniden ayağa kalkmaktır.
İyilerden olmak, bu geçici hayatın sunduğu en şerefli makam; iyilik yapmak ise bu makamın insana yüklediği en asil vazifedir.
Bu kısa ve geçici ömürde ardımızda bırakacağımız yegane miras, ne biriktirdiğimiz servet ne de kazandığımız alkıştır.
Geriye kalan, dokunduğumuz gönüller, ektiğimiz iyilik tohumları ve vicdanımızın huzuruyla başımızı yastığa koyabildiğimiz gecelerdir.
İnsanın gerçek hikayesi, nefes aldığı yılların sayısında değil, o nefeslere kattığı anlam ve güzellikte yazılır.