Ne çok açlık var.

Aslında böyle başlamamalıyım söze: Mesela, demeliyim ki, Kunt Hamsun Açlık adlı bir roman yazdı. O romanda beni etkileyen en dokunaklı bölüm serçe parmağından daha küçük kalmış olan kurşun kalemini mezatçıya vermek istediği bölümdür. Yazar için çok değerli olan o kalem mezatçı için çöpe atılacak bir parçadır. Ve fakat açlık insanın değerlerini alt üst eden bir haldir. Ve belki de en büyük eğiticidir.

Ne çok açlık var.
Ne çok aç var.
İktidara aç, paraya aç, güce aç, itibara aç, aşka aç, sevgiye aç, bilgiye aç, ilgiye aç, görünmeye aç, keyfe aç, lezzete aç, dünyaya aç, görmeye, gezmeye aç, beğenilmeye aç ne çok insan var…
Hatta insanlığa aç niceleri var.

Belki de bu dünyayı döndüren açlıklarımız; bir şeylere olan doymayan haris yanımız.

Dünyadaki kıtlıkların asıl sebebi artık biliyoruz ki açlar değil aç gözlülerdir. Fukaralığın asıl sebebi, tembellik değil; yüküne yük katanların, zenginliğine zenginlik katanların aç gözlülüğü. Bu yaşlı dünya açları doyuracak kadar kaynağa sahip ama açgözlüleri doyuracak kadar sonsuz bir kaynağa sahip değil.
Ömründe hiç sevilmemiş olan bir insanı bir gülücük bile doyurur.
Ömründe aşktan pay almamış olan bir insanı bir bakış bile doyurur.
Ömründe güçten bir parça almamış olan bir insanı bir yiğidin sırt vermesi doyurur.

Ömrünce muktedir olmamış olan bir insanı emir almadan yaşadığı bir gün bahtiyar eder.

Ancak hep sevilmiş, her adımda başka bir aşkla sarhoş olmuş, güç zehirlenmesi ve buyruk verme hastalığına tutulmuş olana dünyaları verseniz yine yetmez. Çünkü doymanın alışkanlığı başkadır; bitimsiz bir açlık vardır yüreklerinde. Kursakları doysa da gözleri gönülleri doymaz. Çünkü gözlerinin ve gönüllerinin bir kere hatırını sormamışlardır. Bir kez olsun gönüllerini yoklamamış, gözlerini yıkamamışlardır. Evet bakışlarını demem gerekiyordu. Doyduğu halde sofradan kalkmayan niceleri var dünyada. Doyduğu halde, tüm sofralar benim olsun diyen niceleri var dünyada. Açıkçası pek de umurumda değil onlar. Sofralar kuranlardır asıl açlar, asıl onlar bilirler açlığın kaynağını; doyurmak gerekir. Bu alemde gözü doyurmak gerekir. Göz de gönül de, yemekle doymaz. Vermekle doyar.

Deprem bölgesindeki insanların açlığı nedir?
Savaş bölgelerindeki insanların açlığı neyedir?
Hep dışarıda kalmış, hep geride kalmış, hep ötelenmiş insanların açlığı neyedir?
Dünyayı bir sofra gibi görüp yağmacı gibi dalanların asla doymayacağı bir âlemdir bu âlem.

Açgözlülük gerçek açlığı bastırır. Hatırladığım kadarıyla bir haris, ikinciye de alim doymaz, derler. Hırs sahibi olan doymak bilmez bir kısrak gibi hep almak ister; çatlayana kadar. Bunu biliyoruz. İlim kapısını açan ise, ne kadar cahilmişim, deyip bilgi denizine dalarmış. İkincisinden olan herhalde insan kalıyor.

Ne çok açlık var. Ne çok aç var. Bunu biliyoruz. Gerçek açların sustuğu bir dünyada sürekli doyanların konuştuğu, sürekli doyanların tartıştığı, masanın etrafındakileri görmediği, güya masanın dışındakiler içinde konuştuklarını bangır bangır bağırdıkları bir âlem. Hiç de gerçekçi değil. Aç gözlülük durdurulursa açlar çoktan doyacak.

Aç olan bir insan markete gittiğinde her şeyi almak ister. Sofraya türlü türlü yemekler konsun ister. Hiç doymayacakmış zanneder. Oysa sofraya oturup çorbadan birkaç kaşık aldıktan sonra iştah yavaş yavaş azalır. Sofradaki diğer yemeklerin çokluğu rahatsız etmeye başlar. Bunun için derler ya hani, aç doymam zannedermiş. O doymayan aç değil; aç gözlülük.

Behlül Dana, Harun Reşit'in sofrasında yemek yedikten sonra, Harun Reşit sorar: Sofra güzel miydi? Behlül Dana ise, dün bir fakirin sofrasında çorba içmiştim, o vakitte doymuştum, bu akşam senin sultan sofranda yemek yedim yine doydum. İkisinin de birbirinden farkı yok, der. Tam da burada söylenecek söz sanırım "kanaat en büyük hazinedir."

Dünyanın kıymetini bilenler, hayatın hakkını verenler, ömrünü ziyan etmeyenler kanaatkâr olanlar olsa gerek. Borges ne diyordu: Cennet dev bir kütüphane olsa gerek. Evet duyulmayacak tek şey bilgi olsa gerek. Gerisinde her ne var ise tadına baktıktan sonra, elhamdülillah demeyi bilmekmiş maharet.