İsrail’in dünyaya hediye ettiği kelime Holokost… Şunu diyebilirsiniz: “Hayır, Hitler hediye etti” Ben de size tekrar şunu derim: “Hayır, İsrail hediye etti” Tartışmayalım…
Film, kitap, resim, müzik, baskılı-baskısız, görsel ya da değil; her şey… Aklımız ermeye başladığından beri Holokost’un ne kadar kötü bir şey olduğunu duyuyoruz. Çünkü o dünyanın ortak acısı. “Auschwitz’de ölenler bizdik yani insanlık.” “Orada canlar değil vicdanlar yakıldı.” “İnsanların ne kadar kötü olabileceğini örneklerle gördük.” Ne güzel beylik laflar ediyorum değil mi? Çünkü az önce “Schindler’in Listesi”ni izledim. Bir arkadaşım şöyle demişti: “Schindler’in Listesi”ni izledikten sonra insanlığımdan utandım” Neden utandığını söylemedi, biz de sormadık. Herhalde 7’si Oscar olmak üzere 91 ödülü boşuna almadı. Tüm dünya insanlığından utanmış olmalı.
Fakat bu böyle devam etmeyecek. Çünkü burada duymaya alıştığınız şeyleri söylemek için değil tam tersi hiç de alışık olmadığınız şeyleri söylemek için geldim.
Ve yanımda biri var: Norman G. Finkelstein. Ben ona eşlik edeceğim. O söyleyecek ben ileteceğim. Her zaman olduğu gibi ağırlık kendi yorumlarım olacak. Şimdi yavaş yavaş başlayalım: “Holokost Endüstrisi: Yahudi Acılarının İstismarı”
“İçeride benim düşündüklerim olmalı”, “Yemin ettiğim ama ispatlayamadığım gerçekler delillendirilmeli” bakışıyla okuduğum kitaplardan biri. Finkelstein, anne ve babası toplama kamplarından kurtulmuş bir Yahudi olarak –eğer olumsuz bir şeyler yazmışsa- muhakkak ki daha inandırıcı olacaktır. Örneğin bu kitabı ben yazsaydım anında “antisemitist” damgası yiyip kendi küçük mahallemde aynı şeyleri tekrarlayan biri olarak unutulur giderdim. Ama Finkelstein, Yahudi olmanın avantajıyla Amerika özelinde dünyanım hâl-i pür melâlini son derece güzel ifade etmiş. İnandırıcılık puanı 100.
Atom bombasını bilmiyor ama Holokost’u biliyor
İster istemez bir Amerika gerçeği ile karşılaşıyoruz. Bunu yazarın daha başlangıçtaki sözlerinden anladık. Holokost, Amerika’nın dikkatini çekmeseydi dünyanın başına bela olmayacaktı. Yazar, İkinci Dünya Savaşı’ndan 1960’ların sonlarına kadar konuyla ilgili birkaç kitap ve filmden başka bir şey olmadığını, bununla ilgili de koskoca Amerika’da ders veren tek bir üniversite olduğunu belirtiyor. Şöyle teknik bilgilerden nefret ediyorum. Hepsi doğru ama sıkıcı.
Gelinen noktada Holokost, Amerika’da Pearl Harbor baskını ya da Japonya’ya atılan atom bombalarından daha fazla bilinir hale gelmiş. Ben değil anketler öyle diyor… Sürekli işgal sürekli soykırım politikası ile katliamlarına yeni katliamlar ekleyen İsrail’in tek çıkış noktası buydu çünkü. Holokost daima taze tutulacak ki şimdi yapılanlar görülmesin, “mağdur” bir millet bir daha mağdur edilmesin…
Yazar 1967 Arap-İsrail savaşıyla beraber her şeyin değiştiğini, bu savaşla beraber Holokost’un Amerikan Yahudilerinin hayatının bir parçası olduğunu söylüyor. Bu kısım biraz ekonomik biraz da siyasi. Finkelstein çok iyi izah etmiş; ben 1967’ye kadarki kısımda ABD hükümetlerinin bu konuyu gündeme almadığını, Yahudi örgütlerin ise buna Soğuk Savaş öncelikleri dolayısıyla hükümetle uyumlu olabilmek için pek değinmediklerini söyleyerek geçeyim. İlerleyen süreçte, eğitimden sağlığa, ticaretten bürokrasiye her alanda Yahudi etkinliği artınca ABD politikalarının buna göre şekillendiğini yaşayarak öğrendik.
1973 Ekim Savaşı ise bir başka kritik eşiği ifade ediyor. 1967’de kazanılan zafer 1973’te toprakların geri verilmesiyle anlamsız hale gelecekti. Yazar burada Holokost endüstrisinin devreye girdiğini belirtiyor ve şu ifadeyi kullanıyor: “1967 Haziran’ında ele geçirilen Mısır topraklarının da geri verilmesini içeren bir anlaşma artık göz ardı edilemez hâle gelmişti. Holokost endüstrisi İsrail’in müzakere kozlarını artırmak için üretimini artırdı.” Yazar, devamında ise daha ilginç bir tespite yer vererek İsrail’in 1973 savaşından sonra tek başına kalması durumunda Amerikan Yahudilerinin Holokost’u 1948 ya da 1956’da hatırladıklarından daha fazla hatırlamayacaklarını öne sürüyor. –Neredeyse yok sayıyorlardı-
Tamam, en mağdur sizsiniz
Finkelstein, bizim sözde Ermeni soykırımı ile karşılaştığımız bir meseleyi de gündeme getiriyor. Fakat kitapta ne Ermeni ne de iddia edilen sözde soykırım geçiyor. Açıkçası bizim derdimizle uğraşmamasını normal karşılıyorum. Haberi bile yoktur kanaatimce. Konuyu belki de hiç istemeyeceğimiz biçimiyle biliyordur. Nasıl bağladım anlatayım… Amerikan Yahudilerinde Nazi Holokostu’nun benzersizliği bir kutsal kelam olarak kabul edilmiş. Anlayış tam olarak şu: “Benzersiz bir din benzersiz bir soykırıma uğrar.” Bunun içinde kendini üstün görme mi dersiniz, kalan tüm ırkları aşağılama mı dersiniz hepsi var. Dolayısıyla çekilen acılar da benzersiz ve tektir, öyle de kalmalıdır. Eğri oturup doğru konuşalım şu ortamda kim takar Ermeniyi? Adamlar yüksek oynuyor. Dünya yüzeyinde soykırıma uğrayan tek millet kendileri olduğundan haksız sayılmazlar. Kendilerinden başka acı çeken, zulme uğrayan kimsecikler olmadığından yeniden böyle bir iş başlarına gelmesin diye her an tetikte olmaları gerekiyor. Sonrasında silahsız insanları topraklarından sürüp öldürebildiklerini öldürüp kalanları hapislere tıkmaları, onları da türlü işkencelerden geçirip yıllarca güneşsiz bırakmaları gerekiyor. Çünkü Adolf Hitler diye biri çıktı ve tüm dünyanın gözleri önünde –çoğunu filmlerden ve kitaplardan öğrendiğimiz şekilde- milyonlarca Yahudiyi sadece Yahudi oldukları için yaktı.
Benzersizlikle ilgili kısa bir bilgi daha verip bu konuyu kapatmak istiyorum. Yıllar geçtikçe mesele öyle bir hâl almış ki herhangi bir feci olayı Holokost ile kıyaslamak suç olmuş. Böyle bir şeye yeltendiğinizde belirli çevreler derhal devreye girip ellerindeki araçlarla lince başlıyor. Kitaptaki örneklerden ikisini dipnotta yakaladım. –Kitapları dip bucak okurum- Londra Belediye Başkanlığı için aday olan İşçi Partisi eski üyesi Ken Livingstone, küresel kapitalizmin İkinci Dünya Savaşı sırasında verilen kurbanlar kadar kurban aldığını söyleme hatasına düşünce olanlar oldu. Bu söze kızan İngiltere’deki Yahudiler, bunu Hitler’in katlettiği onca insana hakaret olarak değerlendirdi ve her zaman olduğu gibi Livingstone’u antisemitizmle suçladı.
Bir diğer örnek ise çoğunluğun dokunulmaz olarak gördüğü Fidel Castro’dan… Castro, kapitalizmi suçlayarak söz konusu sistemin düzenli biçimde İkinci Dünya Savaşı’nda verilen kayıplar düzeyinde bir kayba yol açtığın söyledi ve devamında Afrika’daki kuraklıktan açlıktan ve acı çeken çocuklar ve annelerinden bahsetti. Sözlerine bir de bunlara sebep olanların yargılanacağı bir Nürnberg mahkemesi olmadığını ekleyince tahmin edersiniz ki tepki hiç zaman kaybetmeden geldi. New York’ta Anti-Defamation League yani İftira ve İnkârla Mücadele Birliği direktörü olan Abraham Foxman’dan cevap: “Yoksulluk tabii ki acı verici ve hatta ölümcül olabilecek bir durumdur ancak bir Holokost ya da toplama kampı gibi değildir.” Gördüğünüz gibi en küçük bir kıyas, benzetme ya da Yahudileri unutup dünyanın geri kalanını düşünmek mümkün değil. Hep Holokost’u düşüneceğiz ve her gün üzüleceğiz. Sonrası kolay: Filistin’de, Lübnan’da, Suriye’de ve İsrail’in elinin değdiği neresi varsa orada katledilen anneleri, çocukları ve masumları görmezden geleceğiz.
Norman Finkelstein, Holokost’u dogma olarak nitelendirip Yahudilere mutlak bir masumluk atfedildiğini vurguluyor. Elbette bu masumluğun diğer milletler ve dinler açısından sakıncalı tarafları var. Artık meşru eleştiriler bile yapılamazken, İslâmofobi, Arap düşmanlığı, Afro-Amerikan düşmanlığı içi boş olsa da güçlü bir şekilde hissedilmektedir. İtiraz edince de iki bin yıllık masallara dönüp çıldırtana kadar mağdur edebiyatı yapıyorlar.
Aldatmacanın zirve noktası
Biraz da paradan bahsedelim isterseniz… Madem “Holokost Endüstrisi” deniliyor bunun maddi bir karşılığı olmalıydı. Yani birileri acıları satmalı, “malı” götürmeliydi. Finkelstein, Polonya Yahudisi Jerzy Kosinski’den ve onun en ünlü eseri “Boyalı Kuş”tan bahsederken hiç acımıyor. “Boyalı Kuş”u Holokost aldatmacası olarak tanımlayan yazar, kitabın sertliğinden ve şiddet unsurunun çokluğundan dem vuruyor. Ben de okurken ne kadar gereksiz yükleme varsa yapıldığını düşünmüştüm. Kosinski’nin sadece ideolojiye çalışan beyniyle uydurduğu karakterlerle olayları kendi başından geçmiş gibi lanse etmesi aldatmacanın zirve yaptığı noktalar olarak değerlendirilebilir. Finkelstein’ın Kosinski için “dört dörtlük edebi sahtekâr” demesi boşuna değil. İkinci Dünya Savaşı sırasında ailesinden ayrılmadığı ve onlarla birlikte yaşadığının ortaya çıkması yazarın haklılığını ortaya koyuyor. Bu hususta başka güzel örnekler de var ancak bahsetmeyeceğim.
Şimdi asıl vurguna gelelim… Yazar, “Holokost’tan sağ kurtulanlar” terimiyle birçok sahtekârın türediğini ve toplama kamplarından kurtulanlara Nazilerden kaçanların yani hiç toplama kampına uğramayanların da eklendiğini; bunların da tazminatlarla epey para kazandığını söylüyor. Başka gelir kalemleri de var ama bazıları çok teknik. Finkelstein annesinin sadece 3 bin 500 dolar aldığını ancak Talepler Konferansı’nda uzun süre genel sekreterlik yapan Saul Kagan’ın yıllık gelirinin 105 bin dolar olduğunu söyleyerek bunun kimlere yaradığını ne güzel anlatıyor. Bizdeki sendika ağalarına benziyor ne dersiniz?
Not: Talepler Konferansı, yani Yahudilerin Almanya’dan Maddi Talepleri Konferansı… Holokost mağdurları ve Yahudi toplulukları adına Almanya’dan maddi tazminat ve yardımlar talep eden 1951’de 23 Yahudi kuruluşunun bir araya gelerek kurduğu uluslararası kuruluş.
Finkelstein, Holokost’un on yıllar önce ne kadarı yaşandığı belli olmayan olayların İsrail’e yönelik eleştirileri önlemek için kullanıldığını ortaya koyuyor ve Holokost’un İsrail ve Amerikan Yahudi elitleri için aynı işlevi gördüğünü yani yüksek bahisli bir iktidar oyununda paha biçilmez bir koz olduğunu belirtiyor. “Holokost Endüstrisi” ile burnu büyüdükçe büyüyen bir ırkın dünyanın geri kalanını nasıl hor gördüğünü bir kez daha anlayacaksınız.