İşte bir tane daha dedim… Bir cesetten medet uman, bu cansız beden üzerinden paraya para dememe hayalleri kuran biri ile karşı karşıyayım; tabii siz de. Hani aramızdan ayrılmış ancak eserleriyle yaşayan isimlerin boy boy sergilendiği edebiyat dergileri olur ya; 40 isim alt alta, yan yana… Övüle övüle bitirilemezler, siz de keşke yaşasaydı dersiniz. 146 yaşında hâlâ şiirler, öyküler ve hatta romanlar yazabiledeğine inandırırlar sizi. Oysa onların amacı o sayıyı satmaktır. Normalde bu tarz yaklaşıma oportünizm denir. Fakat buna nekrofili demeyi o kadar çok isterdim ki… Siz demişim gibi düşünün ve lütfen bağlantıyı kurun.

“Propaganda” kitabından bahsedeceğim. Kapağı gördüğümde Hitler'in Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanı Dr. Paul Joseph Goebbels ile bütünleşen yalanlar sistematiğinin penceresinden içeri gireceğimi zannetmiştim. Onun büyük yalan teorisinden bahsedecek, bıktırana kadar “Yeterince büyük bir yalan söylerseniz ve bu yalanı sürekli tekrar ederseniz insanlar sonunda buna inanmaya başlayacaktır” sözünü hatırlatacağını beklemiştim. Ancak yazar Erdinç Yücel, onun yerine “Hitler dışı” unsurların propagandasına yer vermiş. Bu hususta bir süre ikilemde kaldım; acaba doğrusunu mu yaptı yoksa kendi kendini çıkmaza mı sürüklendi diye.
Yazarın anlatımından Hitler'in bazı şeyleri yapmaya mecbur bırakıldığı ya da şartlar gerektirdiği için öyle yaptığı sonucuna ulaşmak mümkün. Bu anlamda müsaadenizle kitap için tam bir hayal kırıklığı ifadesini kullanacağım. Fakat bu dediğimin Yahudilerle ilgisi yok. Yahudi okuyucular ümide kapılmasın. Ayrıca Hitler’i Yahudiler üzerinden okumayı da bırakın. Bu adam sadece onlara yönelik politika geliştirmedi.

Hitler’e olan siniri çabuk geçmiş
Gerek adıyla, gerek kapağıyla ve gerekse de hacmiyle çok şey vadeden kitap maalesef herkesin kolayca ulaşabileceği bilgilerle şişirilmiş. Aynı şekilde üzülerek söylüyorum ki bir kopyala yapıştır çalışması... Yazar, hakiki bir bilgilendirme amacının kıyısından dahi geçmemiş. Evet, bazı yerlerde kendi yorumlarını sıkıştırmış ancak bunlar kitaba kalite katmak yerine tam aksi sonuçlara yol açmış.
Yukarıda kısaca bahsettim; Erdinç Yücel, bir cesedin peşine takılıp önünde eğilerek şöhretten şöhrete koşacağını ummuş. Yazarın hesapta daha önce birçok kişiyi zengin eden Hitler’den payını alması beklenirdi ancak işler pek yolunda gitmişe benzemiyor. Bu şartlarda cesedin onu istediği şöhrete kavuşturacak takati olmadığını söyleyebilirim. Hakkında yazılmamış bir şey kalmayan bu diktatörle ilgili yeni bir şeyler de ortaya konulamayınca her şey olduğu gibi kalmış.
Yazar, başroldeki adamını savunma ve ona ölümsüzlük iksiri içirme gayretiyle birçok konuya temas etmiş. Hatta kitabın bir yerinde Hitler hakkında şehir efsanesi tadında anlatılan ve artık zamanla tersini savunmanın güçleştiği konulara yer vermiş. İlgili bölümde Hitler hakkındaki çeşitli iddialar yazarın “o kadar da değil” savunusuyla cevap buluyor. Esasında ilk sayfalarda İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıcı sonuçlarından sorumlu tuttuğu Hitler’e epey yüklenmiş ama siniri çabuk geçmiş. Bunu kalan sayfaları okuyunca göreceksiniz.
Yazar eli ağır bir hemşire gibi
Kitap, Nazilerin ve dolayısıyla Hitler’in doğuşunu seçimler ve diğer politik gelişmeler etrafında anlatıyor. Hitler’in rakiplerini nasıl tasfiye ettiği, seçimle iş başına gelip nasıl tek adam olduğu ve tehditler sonucu gücünü nasıl pekiştirdiği bilmediğimiz şeyler değil. Yazarın rahatsız edici üslubu burada başlıyor. Attığı ara başlıklarla günümüz Türkiye’sinin mevcut durumuna atıf yaptığını düşünmek için pek çok sebep var. Şöyle ideolojisini garip garip yerlerde sanki fark edilmiyormuş gibi enjekte etme uyanıklığı var ya… Biri çıkıp “bunları yemiyoruz kardeşim” desin.

Yazar, haddinden fazla güç atfettiği Nazi propagandalarını uluslararası bir niteliğe de büründürüyor. Cumhuriyet dönemi uygulamalarından ve kişilerinden örneklerle bize açıklamadığı “Nazi Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi”nin ayak seslerini hissettiriyor. Cumhuriyet dönemi belki birtakım öykünmelerle Almanya ve İtalya örneklerinden faydalandı ama bunun bir devlet politikası haline gelmesi mümkün olmadı. Bunda Avrupa’daki aşırı sağın ömrü önemli bir faktörken Anadolu’nun beslendiği mümbit hoşgörü kaynaklarının hâlâ canlı olması bir başka faktördür. Yazarın klişe bilgilerle doldurduğu satırlarında en azından bir cümle dahi olsa Anadolu’nun kendine ters gelen hiçbir şeyi kabul etmeyeceğini görmesi gerekirdi. En azından bunu gördüğünü belirtmesi gerekirdi. Fakat Yücel, tepeden inme politikaların toplum tarafından içselleştirildiği izlenimi oluşturuyor. Halktan kopuk tepe yöneticilerinin hallerini yazmak yerine uygulama sahası bulamamış ve fikir düzeyinde kalmış prensipleri sayfalarına taşımayı tercih etmiş.
Kitaptan bir başka beklentim de Hitler’in doğuşunu anlattığı satırlara ek olarak en azından Birinci Dünya Savaşı’nın enkazı hakkında birkaç etkili kelam etmesiydi. Fakat savaşın oluşturduğu olumsuz ve ümitsiz ortam yerine iç politikadaki çekişmelere daha çok yer verilmiş. Almanya’nın neredeyse dünya tarihinden ve Avrupa coğrafyasından yok edilmek istendiği bir ortamı okuyucuya aktarmak yerine içeride basit bir güç mücadelesi gibi lanse ettiği politik hesaplaşmayı yazmak belli ki kolayına gelmiş. Bilinmeyen konular değil ama Versay Antlaşması’nın getirdiği ağır yükümlülükler ve halkın ekmek alabilmek için bir el arabası dolusu para ödemek zorunda bırakılışı gibi hatırlatmalar yapılabilirdi. İngiltere ve özellikle can acısıyla Fransa’nın Almanya üzerinde kurduğu ağır baskılardan ve buna “Nazi Gamalı Haçı”nı yükselterek cevap veren Alman halkının ruhu okunabilirdi. Ancak baştan itibaren bahsetmek istediği konuya bir şekilde gelemeyen bir yazarla muhatap olduk.
Durun nihayet ilginç bir şeyler buldum
Dikkate değer bölüm olarak Hitler’in finans kaynakları gösterilebilir. 1930’ların ilk yarısında hızlandırdığı egemenlik mücadelesinde ona yardımcı olan birtakım kurum, kişi ve kuruluşların var olduğu anlatılıyor. Rockefeller Vakfı bunlar içinde en çarpıcı örnek. Bu vakfın ABD’ye savaş açana kadar Hitler’in ideolojik yaklaşımına ve araştırmalarına destek olduğu belirtiliyor. Bir başka çarpıcı örnek de Louis Renault’nun verdiği destek. İşgale uğrayan fabrikası Almanlara çalışmıştır. Hitler’e finans desteği sağlayanlarla ilgili iki örnek daha verip konuyu kapatmak isterim. Birisi Adidas’ın kurucusu Adolf Dassler, diğeri ise Puma’nın kurucusu Rudolf Dassler. Ünleri 1936 Berlin Olimpiyatları’yla artan iki kardeş İkinci Dünya Savaşı başladığında spor ayakkabı yerine tanksavar üretmeye başlıyor. Savaştan sonra fabrikasında köle işçi çalıştırdığı için Puma’nın kurucusu Rudolf yakalanıp bir yıl hapis yatıyor. Rudolf’u Amerikalılara şikâyet edenin kardeşi Adolf olduğu ortaya çıkınca da ortaklıkları bozuluyor. Şimdilerde birine Adidas, diğerine Puma deniyor. Bu arada hatırlatayım, kalitesine güvendiğimiz, evlerimizde güvenle ve memnuniyetle kullandığımız birçok eşyanın üreticisi de o dönemlerde Hitler’e yardım eden ve onu fonlayan firmalar arasında yer alıyor.
Kitabın sonlarında Türk basınının Nazizme bakışının incelendiği bölüm dönem şartları göz önünde bulundurulduğunda her şeye rağmen ilginçtir diyebiliriz. Savaştan çıkmış, inkılâplarla yaşam tarzına müdahale edilmiş ve geçmişinden koparılmış muzaffer bir milletin ödülü matbuat dünyasının kısır çekişmeleri olmamalıydı. Yukarıda ezelden zengin, ezelden olmasa da devlet eliyle zenginleştirilmiş medya patronlarının gazeteleri üzerinden Anadolulunun pek de ilgilenmediği, çok da anlamadığı konularda oluşturdukları yapay gündem tepeden başlayarak ortaya dökülen kopukluğun bir başka göstergesi olarak hatırlanmalıdır.
“Propaganda”yı sonuna kadar okuyarak kaçırdığım bir şey var mı diye kontrol ettim. Aktardığım bir iki yer dışında ilginç ve bilinmez bir yere denk gelmedim.
Kitap için yapılacak en temel eleştiri enteresanlık düzeyinin düşük kalması olabilir. Bazı konular vardır lime lime edilir; bilinmedik hiçbir şey bırakılmaz... Kapağına ünlü selamıyla beraber Hitler’i koyuyorsan ve kocaman harflerle “Propaganda” yazıyorsan beklenti büyük olur. Hitler’in propagandistlerinin toplumu nasıl hazırladığı bilinmeyen bir konu değil ancak üzerinde birazcık çalışılsa; örneğin Polonya’nın işgali nasıl bu kadar destek buldu, millet neye inandırıldı türünden sorularla karanlıkta kalanlar ortaya dökülse hiç fena olmazdı. Yazara akıl vermek istemiyorum ama en azından bu kitap özelinde epey ihtiyacı var gibi.