Değerli dostlar…
Türkiye–Azerbaycan ilişkilerini değerlendirirken günlük tartışmaların ötesine bakmak, devletler arasındaki ilişkilerle kişisel kanaatlerimizi birbirinden ayırmak zorundayız.
Bu ülkeyi yöneten, dış politikanın sorumluluğunu taşıyan kişi Sayın Recep Tayyip Erdoğan’dır.
Sayın Erdoğan, Filistin konusunda ABD yönetimiyle aynı noktada değildir. Washington’ın İsrail’e verdiği destek, Türkiye’nin Filistin meselesindeki yaklaşımıyla açıkça çelişmektedir. ABD’nin İsrail’le birlikte İran’a yönelik askerî harekâtlara katılması da Ankara ile Washington arasındaki görüş ayrılıklarının ne kadar ciddi olduğunu göstermektedir. Buna rağmen Erdoğan ile Trump yakın ilişkilerini sürdürmektedir.
Peki, bu bir çelişki midir?
Devlet yönetimini yalnızca kişisel dostluk veya küslük üzerinden okursanız öyle görünebilir. Oysa diplomasi; anlaşamadığınız liderlerle de konuşmayı, ülkenizin çıkarları için temas kanallarını açık tutmayı gerektirir.
Ben, Erdoğan’ın Trump’la kurduğu yakınlığın Türkiye lehine stratejik gerekçeleri bulunduğunu düşünüyorum. Bir liderle dost olmak, onun bütün politikalarını onaylamak anlamına gelmez.
Aynı değerlendirme Türkiye–Azerbaycan ilişkileri için de geçerlidir.
Azerbaycan’ın İsrail’le ilişkileri ile Türkiye’nin İsrail’e karşı tutumu aynı değildir. Bakü, İsrail’le stratejik ortaklığını sürdürmektedir. Ancak bu farklılık, Türkiye ile Azerbaycan arasındaki kardeşliğin ve müttefikliğin ortadan kalktığı anlamına gelmez.
Nitekim Erdoğan ile Aliyev, son telefon görüşmelerinde de kardeşlik hukukuna dayanan iş birliğini ileriye taşıma iradesini ortaya koymuştur.
Öyleyse herkes, kullandığı dilin sorumluluğunu bilmelidir.
Azerbaycan’ın kendi iç düzenlemeleri hakkında Türkiye adına hangi tavrın alınacağını belirleyecek siyasi irade, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliğindeki devlet yönetimidir.
Eleştirilmesi gerekiyorsa eleştirir. Diplomatik kanallardan konuşulması gerekiyorsa konuşur. Sessiz kalmayı veya destek vermeyi gerekli görüyorsa bunun sorumluluğunu da kendisi taşır.
Elbette herkesin düşüncesini açıklama ve eleştirme hakkı vardır. Ancak kişisel görüş bildirmekle Türkiye adına hüküm vermek aynı şey değildir.
Hiçbirimiz Ankara ile Bakü arasındaki bütün görüşmelere, güvenlik değerlendirmelerine ve diplomatik temaslara vakıf olduğumuzu iddia edemeyiz. Eksik bilgiyle verilen kesin hükümler, kardeşliği zedeleyecek açıklamalara dönüşmemelidir.
Gelelim başörtüsü meselesine…
Benim kanaatim, Türk milletinin büyük çoğunluğunun bu konudaki hassasiyetinin açık olduğudur. Başörtüsü, bir kadının eğitimden ve toplumsal hayattan dışlanmasının gerekçesi olmamalıdır. İnancı nedeniyle hiçbir evladın okul kapısından çevrilmesini doğru bulmam.
Ancak bu ilkeyi savunurken Azerbaycan halkını hedef almak, iki kardeş ülkeyi karşı karşıya getirmek de doğru değildir.
Başörtüsü konusundaki duruşumuzu açıkça ifade edebilir, aynı zamanda devletlerimiz arasındaki meselelerin sağduyu ve diplomasiyle çözülmesini savunabiliriz.
Türkiye–Azerbaycan kardeşliği kıymetlidir. Bu kardeşliği korumak, sözümüzden vazgeçmek değil; sözümüzü sorumlulukla söylemektir.
Son sözüm değişmez:
Allah vatana, millete, devlete zeval vermesin.
Vesselam.