Güney Kore doğumlu Alman filozof Byung-Chul Han, çağımızın en keskin kültürel münekkidlerinden biridir. Filozof, dijital kapitalizmin, neoliberal görüşün ve şeffaflık ideolojisinin insan ruhunda açtığı yaraları teşhis eder.

Bu yazımızda, Han’ın özellikle Yorgunluk Toplumu, Ötekinin Kovuluşu, Psikopolitika, Eros’un Istırabı, Zamanın Kokusu, Ritüellerin Yok Oluşu ve Şeylerin Yokluğu adlı eserleri ile çeşitli röportajlarından hareketle düşüncesini Müslümanca bir ufukta yeniden okumayı hedefliyoruz. Amacımız onun teşhis ettiği krizin İslam düşüncesinde zaten güçlü karşılıkları bulunduğunu göstermektir.

Kul olma şuurunun kaybı

Han’a göre çağımızın insanı bir “performans toplumu”dur. Performans toplumunu nasıl açıklayabiliriz?

Burada söz konusu olan “yapabilirsin” buyruğu, dışsal bir zorlamadan ziyade, ferdin kendi üzerine yüklediği sürekli başarma, üretme ve kendini aşma baskısıdır. Han’a göre, modern çağın insanı, kendi performansını putlaştırır; her an daha hızlı, daha iyi, daha üretken olmak zorundadır. Bu baskı, Han’a göre hedonistliğe dayalı, maneviyattan yoksun bir ilerleyiştir ve sonunda depresyon, tükenmişlik ve dikkat dağılması üretir.

İslami veçheden bakıldığında tablo farklıdır. Müslüman da sürekli kendini aşmak, olgunlaşmak ve tekâmül etmek zorundadır; ancak bu “kendini aşma” süreci niyet ve istikrarla desteklenir. Müslüman, zorlukları sadece bir yük değil, aynı zamanda bir sıçrama tahtası olarak görür; her çaba tevekkül ve Allah’a yönelmiş bir irade ile tamamlanır. Burada maksat sadece “performans” değil, ahlaki ve ruhî olgunlaşmadır. Bu bağlamda yorgunluk, Müslüman için tükenmişlik değil, mukavemetin ve sebatın işaretidir. Han’ın “Ben-yorgunluğu”nda tarif edilen ferdî tükenmişlik, hedonist bir başarı kültürünün sonucudur. Müslüman ise hazcılıktan öte “Allah’ın rızası”nı düşündüğü için zaten kârdadır. “Yorgunluk” diye tarif edilen hâl ise onun nişanesidir.

Ritüeller ve ibadetin ontolojik rolü

Ritüellerin Yok Oluşu’nda Han, ritüelleri “zamanın mimarileri” olarak tanımlar. Ritüeller zamanı biçimlendirir, stabilize eder ve mânâ üretir. Dijitalleşme ve neoliberal görüş bu mimariyi zayıflatmıştır. Sürekli çevrimiçi olma hâli, zamanı kaprisli ve dağınık bir akışa dönüştürmüştür.

İslam’da ise zaman ibadetle bölünür. Beş vakit namaz, günü mücerred bir akış olmaktan çıkarır; onu mânâlı eşiklere ayırır. Oruç, hac, zekât; sadece sembolik aksiyonlar değil, zamanı ve ruhu hizaya sokan pratiklerdir.

Han’ın ritüellerin kaybının depresyonu artırdığı yönündeki tespiti, ibadetin yalnızca psikolojik değil ontolojik bir ihtiyaç olduğunu düşündürür. İbadet, Yaradan’a yöneliş olduğu kadar, dağılmış şuuru toparlama eylemidir.

Han’ın gönderme yaptığı Küçük Prens’te tilkinin “her gün aynı saatte gel” talebi, ritüelin zaman üretici gücünü gösterir. İslam geleneğinde de “vakit” mukaddestir; tekrar, sadakat ve süreklilik üretir.

Şeffaflık ve sır

Psikopolitika ve Ötekinin Kovuluşu’nda Han, dijital kapitalizmin her şeyi görünür kılma arzusunu eleştirir. Şeffaflık arttıkça güven azalır; çünkü güven, tam bilgiye değil, bilinmezlik-sır içinde kurulan ilişkiye de dayanır.

İslam’da “hüsn-i zan” tam da bu boşlukta doğar. Karşımızdakini bütünüyle bilmeden güvenmek ahlaki bir tercihtir. Sürekli kanıt ve veri talebi, münasebeti bayağılaştırır, cazibesini kaybettirir.

Han’ın dediği gibi, şeffaflık toplumu bir güvensizlik toplumu üretir. Her şeyin şeffaf bir şekilde sunulması, eşya ve hâdiseyi bayağılaştırır. İslam ahlakında münasebetlerde güven toplumsal düzenin temelidir. “Mümin müminin aynasıdır” ölçüsünü burada hatırlamakta fayda var. Müslüman, Müslümanın dilinden de elinden de emindir. Zaten insan da özünde kendine karşı şeffaf değildir. Kendini bilen insan, dehlizlerinde sırlarla dolu olduğunu da bilir, Yûnus Emre gibi “Bir ben vardır bende, benden içeru” der.

Eros’un krizi ve aşk

Eros’un Istırabı’nda Han, narsisistik öznenin “öteki”ni ortadan kaldırdığını söyler. Onun kastettiği Eros, “farklı” olana yöneliştir; ancak Han’ın eleştirdiği dijital kültür hep benzerlik üretir. Algoritmalar bize “bizi” gösterir. Çünkü biz, “öteki”lerin kopyasıyız. Han’ın görüşünde, herkes “aynılık” cehennemine itiliyor. Böylece hususî olması gereken “ben” sıradanlaşıyor. Yâni öteki de aynı, beriki de… Bu ise, “ben”siz, “biz”lik diye tarif edilebilir.

Han, Eros’u (yâni aşkı) depresyona karşı tek imkân olarak görüyor. Bu görüş, bana tasavvufi aşk anlayışını tedai ettirdi. Modern narsisizm “kendini sev” der; oysa bizdeki ölçü “Rabb’ini bilen kendini bildi” der. Tasavvufta benden ötesi, beni varedendir.

Nesnelerin kaybı ve eşyanın şahitliği

Şeylerin Yokluğu’nda Han, maddi nesnelerin yerini dijital “şey-olmayanlar”ın aldığını söyler. Fotoğraf albümü yerine bulut “cloud” mektup yerine e-mesaj vardır. Nesne dayanıklıdır; bulut ve e-mesaj uçucudur. Han, dijital ortamda atılan “beğeniler”in bir çeşit “amin” deme aracı olduğunu savunur. Bunu da ritüellerin yok oluşuna örnek gösterir. Oysa bizim seccade, tesbih, mushaflarımız hâlâ paha biçilemez, “nesne” üstü mânâdadır.