Yuh be kardeşim!

Gerçekten bazı görüntüler vardır; bakarsınız ve bir süre ne söyleyeceğinizi bilemezsiniz. İstanbul Avcılar’daki Ambarlı Mezarlığı’nın hemen yanı başında yükselen bu binaları görünce benim yaşadığım tam olarak bu oldu.

Şaşkınım. Kızgınım. Ve açıkçası anlamakta güçlük çekiyorum.

“Böyle bir şey olmaz” demeyin.

Olmuş!

Binaların pencereleri, balkonları doğrudan mezarlığa bakıyor. Bazı noktalarda mezar taşlarıyla bina arasında yalnızca birkaç metre olduğu görülüyor.

Yahu kardeşim, neredeyse camdan elini uzatsan mezar taşına değeceksin!

ÖLÜLERE BİLE RAHAT VERMEDİK! YAZIKLAR OLSUN.

Ama ben meseleyi sadece duygusal tarafından ele almıyorum.

Benim öncelikle öğrenmek istediğim çok basit:

Bu hangi mevzuata göre yapıldı?

Bu binaların yapı ruhsatı hangi şartlarla verildi?

İmar planında mezarlık sınırı ile yapı arasındaki mesafe ne olarak belirlendi?

Kentsel dönüşüm kapsamında olması, mezarlığın bu kadar yakınına yapı yapılabilmesine imkân mı sağlıyor?

İskân hangi incelemelerden sonra verildi?

Kat mülkiyeti hangi şartlarla oluşturuldu?

Mezarlıkla yapı arasında bırakılması gereken mesafe konusunda hangi kurum görüş verdi?

Kim onayladı kardeşim bunları?

Her şey mevzuata uygunsa çıkın açıklayın.

Belgesini, planını, ruhsatını ortaya koyun.

Ben de göreyim, vatandaş da görsün.

Çünkü görüntüye baktığınız zaman insanın aklına ister istemez şu soru geliyor:

Bir şehir gerçekten böyle mi planlanır?

“ADAM BALKONDAN DİREKT MEZARLIĞA ATLAYABİLECEK DURUMDA”

Üstelik bu manzaraya şaşıran yalnızca ben değilim.

Ambarlı Mezarlığı’na bir yakınını ziyarete gelen Avcılar sakini Bekir Şen de gördüğü manzara karşısında şaşkınlığını gizleyemiyor.

Şen, binaların mezarlığa fazlasıyla yaklaştığını söyleyerek, ilk gördüğünde şoka girdiğini anlatıyor.

Hatta durumu tarif ederken söylediği şu cümle her şeyi özetliyor:

“Adam balkondan direkt mezarlığa atlayabilecek durumda.”

Daha ne diyelim?

Bir vatandaş mezarlığa yakınını ziyarete geliyor ve karşısında mezarların hemen yanı başına kadar yaklaşmış sıfır binaları görüyor.

Şen ayrıca bazı alt katların mezarlık seviyesinin altında kaldığını savunuyor ve doğal olarak o da benim sorduğum soruyu soruyor:

“Bunlara nasıl imar izni veriliyor?”

İşte mesele tam olarak burada.

Bu iddialar doğruysa yetkililer açıklama yapmalı. Doğru değilse de çıkıp doğrusunu anlatmalı.

Çünkü ortada cevap bekleyen ciddi bir şehircilik tartışması var.

PEKİ BU EVLERDE HAYAT NASIL YAŞANACAK?

Şimdi gelelim işin vicdani ve insani tarafına.

Bu evleri satın alan insanlar elbette yaşayacak.

Balkona çıkacaklar.

Misafir ağırlayacaklar.

Müzik dinleyecekler.

Gülecekler, eğlenecekler.

Belki alkol kullanan biri balkonunda içkisini içecek.

Kimsenin özel hayatına karışmak gibi bir hakkımız yok.

Ama tam da bu nedenle soruyorum: Bu iki yaşam alanını birbirinin birkaç metre dibine getiren şehircilik anlayışı hiç mi bunları düşünmedi?

Bir tarafta balkonunda günlük hayatını yaşayan insanlar…

Birkaç metre ileride ise annesinin, babasının, evladının mezarı başında dua eden insanlar.

Biri müzik dinliyor olabilir.

Biri arkadaşlarıyla eğleniyor olabilir.

Biri içkisini içiyor olabilir.

Diğer tarafta ise bir insan gözyaşları içerisinde yakınının mezarına Fatiha okuyor olabilir.

Bu iki alanı neredeyse iç içe geçirmek zorunda mıydınız?

Benim itirazım insanların ne içtiğine, ne giydiğine, nasıl yaşadığına değil.

Benim itirazım, bunu planlayan şehircilik anlayışına!

Çünkü biraz mesafe bırakmak bu kadar mı zordu?

Mezarlığın manevi atmosferini koruyacak bir tampon alan oluşturmak bu kadar mı imkânsızdı?

YAHU GÜNAH BE KARDEŞİM!

Biz mezarlığa nasıl gideriz?

Duayla gideriz.

Fatiha'yla gideriz.

Kaybettiğimiz annemizi, babamızı, kardeşimizi, evladımızı ziyaret etmeye gideriz.

Mezarlığın kapısından içeri girdiğimizde bile sesimizin tonu değişir.

Çünkü biliriz ki orası sıradan bir arazi değildir.

Orası insanların son istirahatgâhıdır.

İslam kültüründe vefat eden kişilere, kabirlere ve mezarlıklara saygı göstermek, hem ahlaki hem de dini bir görev olarak kabul edilir. Bu saygı, ölen kişilerin hatırasını korumayı, geride kalanlara teselli vermeyi ve ölümü hatırlayarak ibret almayı amaçlar.

Ölüye saygı bizim inancımızda da kültürümüzde de vardır.

Yahu günah be kardeşim!

Her boş gördüğümüz yere bina dikmek zorunda mıyız?

Her metrekareyi ekonomik değere çevirmek zorunda mıyız?

Mezarların dibine kadar beton götürmek şehircilik midir?

Ben artık gerçekten şunu sorgulamaya başladım:

Modernleşiyoruz derken bizi biz yapan değerleri de mi kaybediyoruz?

Hatta insanın aklına daha ağır bir soru geliyor:

Bu inançlarımızı, geleneklerimizi ve ölüye duyduğumuz saygıyı zamanla önemsizleştiren bir anlayış mı oluşuyor?

Bunun bilinçli yapıldığını iddia etmiyorum.

Ama ortaya çıkan görüntünün toplumda böyle bir soru doğurmasını da kimse küçümsemesin.

Çünkü şehir planlamak yalnızca cetvelle parsel çizmek değildir.

Şehir planlamak, o şehirde yaşayan insanların değerlerini de hesaba katmaktır.

MÜTEAHHİDE DE SORUYORUM

Bu projeyi yapan müteahhide de sormak istiyorum:

Kendi ailenizi bu dairelerden birine yerleştirir miydiniz?

Her sabah perdeyi açtığınızda birkaç metre ileride mezar taşlarını görmek sizi hiç mi rahatsız etmezdi?

Balkonda otururken hemen karşınızda insanların yakınlarının mezarlarını ziyaret ettiğini görmek size hiç mi ağır gelmezdi?

Belki birileri için gelmez.

Saygı duyarım.

Ama mesele kişisel tercih değil.

Mesele, şehir planlamasının insan psikolojisini, sosyal hayatı ve manevi değerleri hesaba katıp katmadığıdır.

KENTSEL DÖNÜŞÜM HER ŞEYİN MAZERETİ OLAMAZ

“Kentsel dönüşüm” deyip geçmeyelim.

Türkiye'nin de İstanbul'un da depreme dayanıklı yapılara ihtiyacı var.

Eski binalar yenilensin.

Riskli yapılar yıkılsın.

Vatandaş güvenli evlerde yaşasın.

Buna kim karşı çıkabilir?

Ama kentsel dönüşüm demek, bulduğun her santimetrekareye beton dökmek değildir.

Kentsel dönüşüm sadece bina yenilemek değil, daha yaşanabilir şehirler oluşturmak demektir.

Mezarlıkla konut arasındaki ilişkiyi bile doğru kuramıyorsanız burada yalnızca mimariyi değil, şehircilik anlayışını tartışmamız gerekir.

Çünkü mesele sadece bina değildir.

Mesele vicdandır.

ŞİMDİ YETKİLİLERE SORUYORUM

Avcılar Belediyesi'ne ve ilgili bütün kurumlara açıkça soruyorum:

Bu yapıların ruhsatları hangi tarihlerde ve hangi imar hükümlerine göre düzenlendi?

Mezarlık sınırıyla binalar arasındaki mesafe mevzuata uygun mu?

Kentsel dönüşüm kapsamında hangi kurumların onayı alındı?

Yapı kullanma izinleri hangi şartlarla verildi?

Eğer bütün işlemler hukuka ve mevzuata uygunsa bunu açıkça anlatın.

Çünkü vatandaşın bunu öğrenmeye hakkı var.

Ama eğer mevzuatta gerçekten böyle bir yapılaşmaya izin veren bir boşluk varsa, o zaman da başka bir soru sormamız gerekiyor:

O mevzuatı değiştirmek için daha neyi bekliyoruz?

Her şey kanuna uygun olabilir.

Ama unutmayın:

Her yasal olan, vicdanen doğru olmak zorunda değildir.

Şehirleri yalnızca betonla kuramazsınız.

Şehir dediğiniz şey insandır.

Kültürdür.

İnançtır.

Hafızadır.

Saygıdır.

Ve mezarlıklar da o şehrin hafızasının bir parçasıdır.

Bugün mezarlığın birkaç metre ötesine balkon yapmayı normal görürsek yarın sınırı nereye çekeceğiz?

Burada asıl sorgulanması gereken, yaşayanların vicdanının neden bu kadar sustuğudur.

Bir mezarlığın hemen dibine, insanların penceresinden mezar taşlarının görüneceği kadar yakın binalar yapılabiliyorsa; burada sadece imar mevzuatını değil, şehircilik anlayışımızı ve vicdanımızı da sorgulamak zorundayız.

Kentsel dönüşüm elbette yapılmalı. İnsanlar güvenli ve sağlam evlerde yaşamalı.

Ama güvenli bina yapmak başka, insanın yaşam alanıyla ölünün son istirahatgâhını neredeyse iç içe geçirmek başka bir şeydir.

Birileri bunun hesabını sadece metrekare üzerinden yapmış olabilir.

Ben ise vicdan üzerinden soruyorum:

Bu kadar mı yaklaştırmak zorundaydınız?

Bu kadar mı betonlaştırmak zorundaydınız?

Mezarlıkla konut arasında insana, inanca ve mahremiyete saygı gösterecek bir mesafe bırakamaz mıydınız?

Ve eğer bütün bunlar mevzuata uygunsa, o zaman daha büyük bir sorunumuz var demektir:

Demek ki değiştirilmesi gereken yalnızca binalar değil, bu yapılaşmaya izin veren anlayışın kendisidir.

Çünkü şehircilik yalnızca “kaç kat yapılabilir, kaç metrekare satılabilir?” hesabı değildir.

Şehircilik aynı zamanda “Nerede durmalıyım?” diyebilmektir.
İşte bugün asıl ihtiyacımız olan şey tam da bu:

Betonun önüne vicdanı koyabilmek.

Ölümün bile mahremiyetine saygı gösterebilen bir şehir anlayışını yeniden hatırlamak.

Çünkü bazı sınırlar sadece kanunla çizilmez.

Bazı sınırları vicdan çizer.
Ve benim gördüğüm bu görüntüde, o vicdani sınır fazlasıyla aşılmıştır.

ÖLÜLERE BİLE RAHAT VERMEDİK! YAZIKLAR OLSUN.