BİR ŞEHRİN SERVETİ GÖKYÜZÜNDEN KAÇIRILIRKEN KİM NEYE GÖZ YUMDU?
Türkiye uzun zamandır suçun “sokak versiyonuyla” değil, VIP paketlenmiş haliyle yüzleşiyor. Uyuşturucu artık arka sokakta değil; özel jetlerde, lüks salonlarda, fenomen masalarında, şarkıcı partilerinde dolaşıyor. Ve şimdi karşımızda bir sembol var: Hayalet Jet.
Yok denilen, “böyle bir uçak yok” diye alaya alınan o jet…
Meğer varmış. Hem de fazlasıyla.
Bu hayalet jet, bir magazin dedikodusu değil. Bu uçak, İstanbul’un rantının, kara parasının, kumarının ve uyuşturucusunun gökyüzüne taşındığı iddia edilen bir lojistik merkez.
Ve dikkat: Bu jetin izi bizi nereye götürüyor biliyor musun?
Ekrem İmamoğlu dosyasına.
4 bin sayfalık iddianamede adı geçen, firari iş insanı Murat Gülibrahimoğlu
üzerinden anlatılan bir sistem var. Cebeci döküm sahası… Yıllık 150–200 milyon dolar. Bu para nerede? Bankada değil. Kasada değil. Uçakta.
Özel jetle, özellikle Londra hattında dolaştırıldığı iddia edilen bir servet.
Buraya kadar “klasik büyük dosya” diyebilirdik. Ama işin mide bulandıran kısmı burada başlıyor.
Aynı uçak…
Bu kez Kıbrıs kumar seferleriyle ortaya çıkıyor.
Fenomenler, şarkıcılar, “ünlü” diye parlatılan figürler…
İfade verenler açık açık “bindik” diyor.
Ve bir anda hayalet jet, etiyle kemiğiyle karşımızda duruyor.
Şimdi soralım:
Bu insanlar aynı uçakta neden bir araya geliyor?
Aynı dosyalarda isimleri neden tekrar tekrar geçiyor?
İBB soruşturması, ünlüler operasyonu, para kuleleri dosyası…
Tesadüf mü bu?
Yoksa Türkiye’nin yeni nesil suç düzeni mi?
Bak dostum, burada mesele bir uçak değil.
Burada mesele bir yaşam tarzı.
Kumarla normalize edilen suç,
Uyuşturucuyla finanse edilen şöhret,
Kara parayla cilalanan lüks hayat.
Ve bütün bunlar olurken birileri hâlâ “Böyle bir uçak yok” diyordu.
Çünkü yok saymak, hesap vermekten her zaman daha kolaydır.
Ama şimdi o jet konuşuyor.
İfadeler konuşuyor.
Dosyalar konuşuyor.
Asıl susması gerekenler ise derin bir sessizliğe gömülmüş durumda.
Bu ülkede artık suç örgütleri saklanmıyor.
Onlar görünür olmaktan korkmuyor, çünkü yıllarca korunmuş olmanın verdiği bir rahatlık var.
Özel jetle kumara giden, uyuşturucu trafiğinin gölgesinde eğlenen, parayı şehirden şehre uçuran bir küstahlık bu.
Ve şunu açıkça yazalım:
Bu tablo sadece adli bir mesele değildir.
Bu, siyasi, ahlaki ve toplumsal bir çürüme dosyasıdır.
Hayalet jet indi.
Şimdi sıra, bu uçağın kimin izniyle havalandığını,
kimin görmezden geldiğini,
kimin koruma şemsiyesi tuttuğunu ortaya çıkarmakta.
Çünkü bu ülke,
Uyuşturucunun da, kumarın da, kara paranın da
VIP salonlardan yönetilmesine mahkûm değil.
Ve bu dosya…
Daha yeni başlıyor.
///////////////////////////////////////////
BÜLENT ARINÇ NEREYE KOŞUYOR
Bülent Arınç bir cümle kuruyor ve o cümle, 15 Temmuz’un bütün hukuki, ahlaki ve siyasi zeminini çatlatıyor:
“15 Temmuz darbesine katılmayanlar, eline silah almayanlar terörist değildir.”
Bu cümle masum değil. Bu cümle basit bir dil sürçmesi hiç değil. Bu cümle, terör kavramını bilerek ve isteyerek daraltan, suçu yalnızca “tetiği çeken ele” indirgeyen son derece tehlikeli bir zihniyetin ürünüdür.
O zaman soruyu açıkça soralım:
Tetiği çeken mi daha teröristtir, yoksa o tetiği çekecek adamı yetiştiren, finanse eden, motive eden, talimatlandıran mı?
Bu mantıkla gidersek, Fethullah Gülen de eline silah almadı. Ama Türkiye Cumhuriyeti tarihinin gördüğü en organize, en sinsi, en yıkıcı terör yapılanmasının lideriydi. Emir verdi, kadro kurdu, hücre yapılanması oluşturdu, devletin sinir uçlarına kadar sızdı. Sonra da tankı sürenlere, bombayı atanlara “yürüyün” dedi.
E şimdi ne yapacağız? “Silah almadı” diye onu da mı terörist saymayacağız?
Bu akıl yürütmeyle dünyadaki bütün suç örgütü liderlerini temize çıkarabiliriz. Mafya babaları da çoğu zaman tetiği çekmez. Çekerlerse zaten profesyonel değillerdir. Onlar planlar, onlar yönlendirir, onlar finanse eder. Cinayeti başkası işler ama suçun merkezi orasıdır. Hukuk da, akıl da, vicdan da bunu böyle kabul eder.
O yüzden mesele bir “hukuki tartışma” değil. Mesele, 15 Temmuz’un fail tanımını daraltarak bir alan açma çabasıdır.
Peki bu savrulmanın sebebi ne?
Bülent Arınç bu ülkede bir siyasetçinin ulaşabileceği neredeyse bütün zirvelere ulaştı.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı yaptı.
Başbakan Yardımcılığı yaptı.
Hükümet Sözcülüğü yaptı.
Kurucu kadronun en etkili isimlerinden biri olarak AK Parti içinde yıllarca belirleyici oldu.
Yetmedi.
Güç yetmedi. Etki yetmedi. Tarihe “önemli” geçmek yetmedi.
Bir yerde daha fazlasını istedi. Cumhurbaşkanlığı mı, başka bir nihai siyasi rol mü, onu kendisi bilir. Ama o kapı açılmayınca, o defter kapanınca, siyaset tarihinde çok gördüğümüz bir refleks devreye girdi: Hesaplaşma.
Bugün kurulan bu cümleler, “hukuk hassasiyeti”nden değil; geçmişte alınamayan pozisyonların, içe atılmış hırsların, ertelenmiş iktidar arzusunun dışavurumudur.
Ve daha tehlikelisi şudur:
Bu dil, FETÖ ile iltisaklı çevrelere “Ben sizi anlıyorum” deme dilidir.
Bu dil, “herkes terörist değilmiş demek ki” rahatlığı üretme dilidir.
Bu dil, yarın öbür gün “yeniden pozisyon alma” ihtimalinin zeminini yoklayan bir dildir.
2028 sonrası için bir hazırlık mıdır, bilinmez.
Ama şunu biliyoruz:
15 Temmuz’un ruhunu sulandıran her cümle, ister bilinçli ister bilinçsiz olsun, o gecenin karşı cephesine hizmet eder.
Terör, sadece silah tutan el değildir.
Terör, o eli yöneten akıldır.
O aklı meşrulaştırmaya çalışan dil ise, en az silah kadar tehlikelidir.
Ve bu millet, 15 Temmuz gecesi kimin nerede durduğunu da, bugün kimin ne dediğini de gayet iyi not ediyor.
/////////////////////////////////////////////////////////////////
AÇILIR TAVAN KAPALI..
DUMAN HER YERDE
Önceki gün İstanbul’un güvenlik bilançosu açıklanırken ben de sözü biraz başka bir yere getirdim.
Hani daha önce bu köşede defalarca yazdığımız bir mesele var ya…
Kâğıt üzerinde “sigara içilebilir” görünen ama gerçekte akciğer test merkezine dönen mekânlar…
Sayın İstanbul Valisi Davut Gül’e açık açık sordum.
Dedim ki;
yasalarımız açılır–kapanır tavanı olan mekânlarda, belirli şartlar altında sigara içilmesine izin veriyor.
Ama bu mekânlar “sigara içilebilir” onayını aldıktan sonra, o tavanlar bir daha hiç açılmıyor.
Yani kâğıt üzerinde açık, pratikte kapalı;
hukuken havadar, fiilen dumandan görünmez hâlde.
Vali Bey de bu durumdan dertliydi.
⸻
Anlattı.
Sağlık Bakanlığı’nın bu istismarı bitirmek için yeni bir yasal düzenleme hazırlığında olduğunu hatırlattı.
Kent idaresi olarak denetimleri sıklaştıracaklarını söyledi.
Ama en kritik cümle şuydu:
“Sigara içmeyen vatandaşlarımız bu haksızlığa maruz kaldıklarında yetkililere bildirsin, haklarını arasın.”
Yani mesele sadece devletin denetimi değil;
vatandaşın ‘bu benim hakkım’ deme cesareti meselesi.
⸻
Şimdi burada bir duralım.
Bir ülkede yasa, sigara içmeyeni korumak için yapılır.
Ama uygulamada sigara içmeyen,
“istersen çıkabilirsin” denilerek cezalandırılıyorsa…
Ortada bir boşluk değil, istismar vardır.
Açılır tavanlı mekân hikâyesi de tam olarak budur.
Tavan kâğıt üzerinde açılır,
ama pratikte yalnızca belediye denetimi geleceği zaman “hafif aralık” bırakılır.
Sonra?
Sonra tavan yine kapanır,
duman yine içeride kalır,
sigara içmeyen yine öksürür.
⸻
Bu bir özgürlük meselesi falan değildir.
Kimse kimseye “sigara içme” demiyor.
Ama kimsenin de başkasına zorla duman solutma özgürlüğü yoktur.
Bu ülkede restoranlar yemek içindir,
kafeler sohbet içindir,
akciğerler filtre değildir.
⸻
İşin ironik tarafı şu:
Sigara içen zaten dumanı seçerek içine çekiyor.
Sigara içmeyen ise seçme hakkı olmadan soluyor.
Yani irade sigara içende,
bedel sigara içmeyende.
Buna adalet denmez.
⸻
O yüzden Sayın Valinin çağrısı önemli.
Bu çağrı “şikâyet edin” çağrısı değil sadece;
hak arayın çağrısıdır.
Çünkü bu iş yalnızca denetimle çözülmez.
Toplumsal refleksle çözülür.
Bir mekâna girip,
“burada tavan açılmıyorsa sigara içilmemeli” demek bir kavga sebebi değil,
medeni bir itirazdır.
⸻
İstanbul gibi bir şehirde,
terörle mücadelede bu kadar hassasiyet gösterilirken,
suçla, organize yapılarla, uyuşturucuyla bu kadar kararlı mücadele yürütülürken…
Vatandaşın gündelik hayatını doğrudan etkileyen böylesi küçük ama can sıkıcı istismarların da bitmesi gerekir.
Çünkü şehir güvenliği sadece sokakta olmaz.
Restoranda, kafede, masada da olur.
⸻
Son söz şudur:
Açılır tavan ruhsatı alıp tavanı hiç açmayanlar,
hukuku bükmekle kalmıyor;
toplumsal sabrı da zorluyor.
Yeni düzenleme gelene kadar,
sigara içmeyenlerin sessiz kalmaması şart.
Çünkü bu şehirde temiz hava da bir haktır.
Ve hak, istenmeden verilmez.
/////////////////////////////////////////////////////////