Bir zamanlar filmler biterdi.Perde kararır, ışıklar yanar, seyirci ağır ağır salonu terk ederdi. Ama aslında film bitmemiş olurdu. Zira hikaye izleyicinin zihninde yaşamaya devam ederdi. Tony Montana’nın kanla mühürlenmiş düşüşü, McMurphy’nin sessiz vedası, Keyser Söze’nin yürüyüşü, Andy Dufresne’in ufukta beliren silueti… Bunun gibi nice final sahneleri filmlerin hafızamızda bıraktığı son imzaydı.

Bugün ise sinema başka bir şey yapıyor. Filmler artık bitmek istemiyor. Çünkü hikayenin sona ermesi endüstrinin işine gelmiyor. Bir filmin gerçekten tamamlanması demek, o dünyanın da kapanması anlamına geliyor. Oysa günümüz eğlence endüstrisi kapanan kapıları değil, sürekli açık kalan koridorları seviyor. Seyirciyi bir hikâyeden diğerine taşıyan, bir karakteri başka bir evrene bağlayan, her sonu yeni bir başlangıca dönüştüren devasa bir sistem kuruldu.
Eskiden devam filmi çekmek için büyük bir başarı gerekiyordu. Şimdi ise devam filmi çekebilmek için hikayeler yarım bırakılıyor. Filmin sonunda cevaplardan çok sorular kalıyor. Karakterler kaderlerine ulaşamıyor, sadece bir sonraki projeye taşınıyor. Kapanış hissi yerini beklenti hissine bırakıyor. Seyirci salondan çıkarken film üzerine değil, gelecek film üzerine konuşuyor.
Bu değişimin en görünür örneklerini süper kahraman filmlerinde görüyoruz. Bir sahne bitiyor ama jenerik sonrasındaki birkaç dakikalık ek görüntü asıl konuşulan şey haline geliyor. Artık final sahnesi değil, finalden sonraki sahne önemli. Sinemanın yüz yıllık anlatı geleneğinde belki de ilk kez son, gerçekten son olmaktan çıktı.
Sorun sadece süper kahraman filmleriyle de sınırlı değil. Dizilerde, fantastik yapımlarda, polisiyelerde hatta bağımsız sinemada bile aynı refleksi görmek mümkün. Çünkü mesele tür meselesi değil, ekonomik bir tercih. Bir hikayeyi tamamlamak yerine onu mümkün olduğunca uzatmak daha kârlı görülüyor. Karakterler filmin değil, markanın parçasına dönüşüyor.
Oysa iyi bir final cesaret ister. “Artık söyleyeceğim söz bitti” deme sorumluluğu yükler. Bugünün endüstrisi ise tam tersini istiyor. Hiçbir şey bitmesin. Hiçbir kapı tamamen kapanmasın. Her zaman geri dönülebilecek bir karakter, yeniden başlatılabilecek bir evren, çekilebilecek bir devam filmi kalsın. Belki de bu yüzden bugün her zamankinden daha fazla içerik tüketiyor ama daha az final hatırlıyoruz.
Belki de mesele artık ne anlattığımız değil, anlatıyı ne zaman bırakacağımızı unutmuş olmamızdır. Her kapıyı açık bırakmaya çalışan bir çağda yaşıyoruz. Oysa bazı hikâyeler, ancak kapandıklarında tamamlanır. Bence sinema en çok da bir hikayeyi bitirebilme cesaretini özlüyor.