Ülkemiz olağanüstü zamanlardan, öngörülemeyen bir hızla kuruluşunun ikinci asrına adım attı. Art arda yaşadığımız deprem fırtınalarının ardından sellerle boğuştuk. Canlarımızı yitirdik. Mart ayı tarihte yaşadığımız büyük kırılmaların altından nasıl kalktığımızı yeniden hatırlamamızı sağladı. Çanakkale direnişinden nasıl bir azimle ülkemizi toparlayıp “Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!” deme noktasına geldiğimizi ve bütün kötücül güçlere karşı Maraş’ta, Urfa’da, Antep’te, Hatay’da nasıl ayağa kalktığımızı yeniden hatırladık.

Yeni bir asrın, yeni bir dünya idealinin ve yeni büyük bir paradigma tercihinin eşiğindeyiz. Birlik olma ve birlikte olmanın ne derece önemli olduğunun da şuurundayız. Hiçbir günübirlik kavga, siyasî beklenti bu aziz ülkenin gelecek hedeflerini görmezden gelmeye değmez. Dönüp geride bıraktıklarımıza bakacak ve ülkeyi ne ile yeniden inşa edebileceğimize odaklanacağız. Geleneğimizde önemli bir yer tutan diğerkâmlık kavramının anlamını rehber edinecek ve kutlu Resulün “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” sözünü her dem hatırda tutacağız. “Alan el, veren el” metaforu ile kavi bir yolculuk yapacak, çıplak ellerle kaldırdığımız enkaz yığınlarından yeni umutlar yeşerteceğiz. Bu yeniden inşa ruhu için imece geleneğinin inşa edici büyük gücünü kullanacağız.

İmece birlikte ve sınırlı bir sürede iş görme ve bir iş etrafında güç birliği yaparak o işi ayağa kaldırma çabasıdır. Bu geleneği ahilik kurumuna dayandıranlar da olmuştur. Ahi kelimesini kadim Türkçede akı “cömert” kelimesiyle özdeşleştirenlerin yanı sıra Arapçada ahi “erkek kardeş” anlamına atıf yapanlar da olmuştur. Her iki anlamda da maksat hâsıl olacağı için tartışmaya gerek yoktur. Cömert kardeşler olarak el ele verip ülkemizi bütün olumsuzluklardan arındırma nöbetine her birimiz gönüllü olarak yazılalım ve Ramazan bereketiyle bu imar, inşa ve ihya hareketine katkı verelim. Bunu yaparken de Cemil Meriç’in Jurnal’indeki o muhteşem tespitini asla unutmayalım: “Veren, mükâfat düşündüğü̈ anda tefecidir.”

Ramazan yeni başlangıçlar vaktidir. Bunu nasıl yapmamız gerektiğine her birimiz tefekkür sonucu karar vermeliyiz. Bu karar sahur ve iftarda ne yiyeceğimizi planlamakla ilgili değil. Hangi kutsal ilan edilmiş ve kutsallıkları kendinden menkul türbe veya mescitlerde zaman geçireceğimizle de ilgili değil. Teravihi evimizde mi, selatin camilerinde sekiz rekât mı, yirmi rekât mı kılacağımızla da ilgisi yok. Hatimle kılınan bir mescitte kılacağımız yirmi rekât teravih hayatımızdan çıkardığımız ahlak, adalet ve hak hakikatini yeniden inşa eder mi? Bu Ramazan’da Allah’la ilişkimizi nasıl düzenleyeceğimize karar vermeliyiz. Ne ölçüde hak ihlallerinden vazgeçmemiz gerektiğine de. İyi ve ahlaklı insan olmanın çatıştığı müteahhit ahlakı ile nasıl bir hayat yaşamamız gerektiğini de unutmamak gerek. Çünkü modern zamanlarda uydurduğumuz tutarsız ahlaki düsturlarla pek çok şeyi yitirdik. Yağma ve spekülatif vurgunu her durumda meşru görmeye başladık. Yardım yaparken bile geri dönüş hesaplarına dadandık. Fahiş fiyatlarla ticaret yaparken “faiz haram” geleneğini sürdürdük. Oysa tefecilik salt para ilişkisine indirgenemez ve indirgenmemeli. Olağanüstü durumlarda beş liralık şeyi on liraya satıyorsan en büyük tefeci sensin. Fahiş fiyatlandırma sonucu edindiğin haksız kazanç ve servetle yardımda bulunuyor, iyilik yapıyorsan orada da ahlaki bir sorun var. Bütün bu verilerle bir çerçeve yap ve neresinde olman gerektiğine karar ver.

Hayat ve servet emanettir. Deprem bir dakika içiresinde nasıl da eşitlendiğimizi bize gösterdi. Bunun için kadim kaynaklara dönüp bakmakta fayda var. O kaynaklar bize insanlığın, insanlık tarihinin ve insanî ahlakın rengini verir. Mesela Atabetü’l-Hakayık’ta “Hani ‘ahd, emânet, hani iyilik?/ Fenâlık gelince hayır gider.” diyor ya Edip Ahmet Yükneki. Ramazan’da yeniden ahd, akt, emanet ve iyilikle anlamını bulmuş ahlak kitabını yeniden hayat düsturu kılalım.

Şuna da dikkat edelim. İbadetler bizi; merhametli, akıllı, iradeli, şefkatli, vicdan sahibi, iyi ve daha nitelikli ilişki kuran adil bir insan yapmıyorsa o ibadet, ibadet olmaktan çıkmıştır. Âdet olmuştur, ayin olmuştur, ritüel olmuştur. Dahası anlamını ve amacını kaybederek zayi olmuştur.

Orucu “Üstün insanların davetlisi olduğu bir tabiatüstü ziyafet, bir gök sofrası” olarak anlatan Sezai Karakoç’a göre: “oruç, külü deşer, betonları kırar, eskiyen dünyayı tazeler, alışkanlıkları elâstikîleştirir, donmalarını önler, içgüdüleri pırıl pırıl yapar, insanı melankoliye düşmekten yani eşyayla ilgiyi kesmekten korur, kâinatı yeniden yaşanmaya değer bir yer haline getirir, insanı yeni doğmuşçasına yaşamaya hevesli, iştahlı bir yeni insan yapar.” Oruca tutunan ve orucun tuttuğu inanmış insana selam olsun.