İyilikleri görmeyen, hatırlamayan fakat herhangi bir fenalığı ömrü boyunca unutmayan Ornio nam-ı diğer Akbaba, nam-ı diğer Karga: Şeytanla yarışan bir kötü, en derin çukurlara layık bir alçak… O kadar kötü o kadar kötü ki şeytanın da ötesinde içinde beslediği kin ve intikam duygusunu daima diri tutan azaplardan azaplara, cehennemin en diplerine, gayya kuyularına layık cemiyet düşmanı yaratık. Adamımız bu: Önyargılarınızı hazırlayın diye böyle bir giriş yaptım.

İskender Pala, “İtiraf”a satrançla başlıyor. Bu, yedi diyarın sultanı Yavuz Sultan Selim ile yıllarını türlü türlü işkencelerle zindanda geçirmiş fakat yeminine sadık kalarak en yakınında bulunduğu Molla Lütfi hakkında tek kelam etmemiş bir zindani arasında bir satranç. Görünüşte biri konuşturacak diğeri konuşmayacak... Fakat satranç, şeytandan daha şeytan bu adamın sultanın şok etkisi yapan sorusuna verdiği cevapla oracıkta bitiyor.
Eser kurgusuyla merakımızı son ana kadar canlı tutmayı başarıyor. Bu arada yeri gelmişken belirteyim yazarından ötürü okuyucunun beklentisini en tepede tutması normal. Diğer kitaplarında olduğu gibi her cümle dikkatlice okunmalı ve önemsenmeli. Çünkü ilerleyen sayfalarda belki siz unutursunuz ama İskender Pala o “önemsiz” cümleyi unutmaz ve kurgunun bir yerine haberiniz olmadan monte eder. Bir yanda hayranlık duymaya teşne bir ruh hali bir yanda sükût-u hayale uğrama korkusu. Biri diğerini tetikliyor ve nihayet kandırıyor. İşte karşınızda tam bir İskender Pala kitabı…
Kitap kritik bilgilerle dolu. Bu anlamda ararsanız bulacağınız çok şey var. Gentile Bellini’nin İstanbul’a gelip Fatih Sultan Mehmed’in tablosunu yapma aşaması Venedik’ten başlatılan bir kurgu dâhilinde çok iyi işlenmiş. Ornio, ailesinin başına gelenlerden sorumlu tuttuğu Tanrı’dan ve Baba Kartal dediği Sultan Fatih’ten intikam alma duygusuyla bildiği ve bilmediği fitne ne varsa kullanıyor ve kötülüklerini sıralıyor. Halk arasında doğrulukları, güzellikleri ve bunları var edeni görmeyen ve ona isyan eden “kör şeytan” ünvanıyla anılan iblisin vücut bulmuş hali odur diyebiliriz. Ornio, sınır tanımayan kötülük ateşiyle yanan ve yakan, hainlikte şeytanla yarışan alçakların şahı… Bu kovulmuş şeytana vazife bırakmayan lainin, hainin, teneşirlere gelesicenin, ateşlerde yanasıcanın Kazak Abdal’ın “Münkir münafığın soyu / Yıktı harap etti köyü / Mezarına bir tas suyu / Dökenin de…” sözleriyle işaret ettiği bu soysuzun hak ettiği sıfatı bulmak gerçekten kolay değil. Muhtemelen siz de zorlanacaksınız.
Şeytan görse ceketini ilikler
Ornio, üç amaçla yaşıyor ve nefretini diri tutuyor. Birinci amacı duvarı tamir etmek. Bundan kastı Molla Lütfi vasıtasıyla toplum içinde dinin ve kimi bozuk fikirlerin gündeme gelmesini ve tartışılmasını sağlamak. Biliyor ki bir toplumda dini hususları az bilenler çok konuşmaya başlamışsa ve bu konuşmaların yarısı hurafelerden yahut şüphelerden oluşuyorsa şeytan nüfuzunu artırmış demektir. Bu noktada Sultan Selim’le hocası Kemalpaşazâde’nin at üstündeki sohbetini hatırlatmak isterim. Yavuz, hocasına Molla Lütfi’yi sorar ve onu anlatmasını ister. Kitabın hemen başındaki diyalogda Kemalpaşazâde, Fatih Sultan Mehmed’in sarayda ulemaya ilmi tartışmalar yaptırmayı sevdiğinden bahsederek bir tehlikeye işaret eder. Sultana her tartışmanın bir kaybedeni olduğunu söyleyen Kemalpaşazâde, kaybedenlerin günden güne çoğaldığını ve evine incinmiş, kırılmış ve dolayısıyla mutsuz döndüğünü ifade eder.

Ve bundan sonra devreye nefis girer… Ornio için ikinci amaca giden yolun taşları döşenmek üzeredir. O amaç gemiyi delmek… Bundan kasıt ilim adamlarının birbirlerine düşmesi, hasedin, nefretin, şahsi hislerin ve rekabetin ön plana çıkması; bu hislerin konuşmalara, kararlara yansımasıdır. Ornio biliyor ki ilim adamları mesleklerine şahsi hırsları ve ihtirası soktuklarında ilim yerine zehirli fikirler üretirler. Ve elbette araya kıskançlık, husumet girince koca koca âlimlerin tevazusu geride kalıp ön plana kibirleri çıkar. Burada Kemalpaşazâde, Sultan Mehmed’in kurduğu rekabet sisteminin işlemediğini, ilim adamlarını kamplaştırdığını, yakın ilişkilerin, yandaşlıkların devreye girdiğini ve Molla Lütfi’nin sonunun böyle geldiğini söyler. Yüz yılda bir gelen bu zeki adam ihtiraslarına yenik düşmüştür.
Üçüncü amacı ise çocuğu öldürmek. Bundan kasıt Fatih Sultan Mehmed’i yani İstanbul’u fethederek Bizans’ın kalbini söküp onu ruhlar âlemine gönderen adamdan tüm Batı dünyasının intikamını almak... Biliyor ki Sultan Fatih zamansız bir biçimde ölürse daha doğrusu öldürülürse mevcutta dünyanın en güçlü adamının dahi yanı başına yılanlar, çıyanlar sokulabiliyor zehrini salmış olacaktı. Bu da Osmanlıya ve devletine inananlara güvensizlik hissi verecek ölüm ve yıkım korkusunu en beklenmedik anda yüreklere zerkedecekti.
Ornio, Fatih’in ülkesinde olup bitenleri yani ilim adamları arasında çıkardığı tartışmaları ve ulaştığı sonucu şu cümlelerle anlatarak niyetini belli ediyor: “Büyük Kartal’ın ülkesini âbad edecek olan ilim kemeresiyle irtibatlı kirişler, tahtalar ve kürekler çatırdamaya başlamıştı. Hırslarını açığa çıkarmaya başlamıştım. İçimde ‘Duvarı tamir etmek çocuğu öldürmekten iyi çıktı, böyle giderse divitimi bile çöpe atabilirim’ diye geçirerek eve vardım.”
Malumdur ki Fatih’in vefatı etrafında türlü türlü tartışmalar yapılıyor. İşte Ornio bu kumpaslarla, bu tuzak ve hilelerle kısa sürede yaktığı fitne ateşiyle kimsenin bilemeyeceği zaferler kazanıp hedefine adım adım yaklaşmıştı. Duvarı tamir etmiş, gemiyi delmişti. Sırada çocuğu öldürmek vardı. Bu amaç için en az diğerleri kadar plan kurmalı, çalışmalı idi.
Şimdi gözyaşlarınızı serbest bırakın
Kurgu eserlerin sonunu söylemek huyum değildir. Yazarına, yayınevine, meraktan çatlamayı seven okuyucuya ayıp olur. Son bölümde Ornio’nun söyleyecekleri bitiyor, Selim Han da onun yıllar sonra özgür kalmasına izin veriyor. Evet, hoşunuza gitmedi değil mi? Benim de gitmedi. Asılacak adam elini kolunu sallaya sallaya aramızda dolaşacak öyle mi? Fakat durun! İskender Pala, son bölüme sanki bir his dönüştürücü –böyle bir cihaz yok- koymuş.
Evet Ornio-Karga-Akbaba; adı her neyse kötü biri ama pişman… Diyor ki; “Ardından sapkınlıklarımla, cinayetlerimle ve kötülüklerimle benim terk ettiğim, düşmanı olduğum Tanrı’yla tanıştım. Beni terk etmemişti ve bana düşman olmadı.” Sultanın “Umulur ki bunca kötülükle O da seni kulu olarak kabul etsin!” duasına verdiği cevap ise okuyucunun kirpiklerinden birer damla yaş düşürmeye yetecektir: “İnşallah etsin, etsin de isterse cehenneminde yaksın. Mademki O’nun kuluyum elbet bir gün merhameti…” Ve ben soruyorum: Ey Ornio! Yoksa sen bunun için mi ölmedin?
Kitabın kapağında Gentile Bellini’nin Boston’daki Isabella Gardner Müzesi’nde sergilenen “Oturan Kâtip” tablosu yer alıyor. Bu tablo daha önce de Orhan Pamuk’un “Benim Adım Kırmızı” kitabının kapağında yer almıştı. Tablonun yapılış şekli kitapta da belirtildiği gibi 1472 tarihli Osmanlı-Venedik anlaşmasına dayanıyor. Bu anlaşma uyarınca bir sanatçı gelip Fatih Sultan Mehmed’in tablosunu yapacaktı. Nihayetinde Bellini 1479 tarihinde İstanbul’a gelmiş ve burada 1480 sonlarına kadar kalmıştır. İskender Pala’nın Ornio ile “Oturan Kâtib”i özdeşleştirmesi enteresan.
Bellini’nin İstanbul’a asıl geliş amacı Fatih’in portresini yapmaktı. Fakat sanatçının sultanın tablosunu çizme ehliyeti alması gerekmektedir. Yani evvelinde başka portre ve manzaralar çizerek bunu hak etmelidir. Sultan, Bellini’nin bunları başarması halinde tablosunu yapmasına izin verecektir. İşte o tablolardan biri de bahsedilen “Oturan Kâtip” portresidir. Ornio’ya göre bir gözü kördür fakat o kitabın kurgusu…
Bu arada Gentile Bellini’nin yaptığı Fatih Sultan Mehmed portresi Londra‘daki Victoria ve Albert Müzesi’nde sergilenmektedir. Bu da ek bilgi olarak burada dursun.