Yollara düştük. Başka bir şey olmak istedik. Oysa mutluluğu, bereketi ve kanaati başka bir hayatta bıraktık sanki. Mithat Enç ya da Mustafa Kutlu hikâyelerindeki kahramanları okudukça neden kalbime kan damlıyor?
Zira, bir çobanın, bir esnafın, şark görevi için mesela Erzincan'a giden bir öğretmenin yıllarca Erzincan'ın bir köyünde öğretmenlik yapması, oranın bir parçası olması, o köyden gayretli bir çocuğu yatılı okul sınavına hazırlaması... Basit bir hayatı özlüyoruz çoğumuz. Geldiğimiz şehirlerde kendimize ne kattık, bir tuğla koyabildik mi, diye sormadan ömür bitiyor.
İsmet Özel şiirindeki "Şehrin insanı, şehrin insanı" diye ünlediği insan olmak, aslında hesabı verilebilecek yalın bir hayatı öldürmekle mümkündü. Ömür katili gibiyiz.
***
Metroda bir aksakallı dede ve ak örtülü bir ninenin yanına oturdum. Yanlarına oturduğum için bin kere teşekkür ettim içinden. 25 dakika gerçek insanların yanında olmanın huzuru...
Görgü.
Bilgi.
Ve algı.
Dünyayı algı esir alsa da görgüdür asıl olan, bilmektir hüner.
***
Yalnızlık vardı. Her zaman yalnızlık vardı. Yalnızların sayısı arttı. Ya da yalnız olduklarının farkına varanların sayısı arttı.
Ölüm korkusu diri olan bir dünyada herkes ölüm karşısında yalnız ve eşit.
Masalda dev gelir ve yüz kişiyi alacaktır. Bir yiğit çıksa da şu devi öldürse denir. Ve dev geldiğinde daima o yüz kişi verilir... Dev gelene kadar "kaygı" herkesi eşitler; "Ya beni de alırsa" diye. Evet, ölüm mukadderdir, takdir gerçekleşene kadar her neye maruz olursak olalım iyi işler yapıp gidelim.
Bizim hayır bildiğimizde şer; şer bildiğimizde hayır olabilir. Kader, algı ile çalışmaz. Bırakın cümle âlem algıyla saldırsın.
...
Bir romanda okumuştum, adam ansiklopedi yazıyor. Ö harfine kadar geliyor. Yazmaya devam ediyor, ta ki “ölüm” kelimesine kadar. Ölüm, maddesini yazamıyor. Nasıl tarif ederse etsin ölümü tarif edemiyor. Zira, ölüm tecrübe edilemeyendir. Öldüğünde ansiklopedi eksik kalıyor. Hayat gibi... Hayat, eksik olanmış ve çokları bu eksiği tamamlama beyhudeliğiyle ömrünü ıskalayıp, heder edermiş.
....
Odanın lambasını söndürdüm. Mutfağa geçeceğim. Zifiri karanlık. Beş saniye ya sürdü ya sürmedi. El yordamıyla kapıyı buldum, elektrik düğmesine bastım. Aydınlık. Ne var ki bunda? Doğru, zaman zaman başımıza gelen, bu anlık, basit bir durumu yazmanın manası ne?
Ya o karanlık hep devam etseydi?