Artık filmleri “ne anlatıyor?” diye izlemiyoruz. Karakterler “nasıl duruyor?” diye izliyoruz.

Eskiden bir filmin gücü hikâyesindeydi. Ne oldu, nasıl oldu, sonunda ne olacak… Merak motoru çalışırdı. Şimdi çoğu filmde hikâye ikinci planda. Hatta bazen neredeyse yok. Buna rağmen izliyoruz. Zira artık olayların akışından çok, karakterlerin duruşunu merak ediyoruz.

Bir karakterin başına ne geldiğinden çok, olan bitenin karşısında nasıl durduğu ilgimizi çekiyor. Kaçtı mı, kaldı mı, sustu mu, yüzleşti mi? Modern seyirci için dramatik aksiyon değil, ahlaki pozisyon daha belirleyici.

Biz de aynı çağın içindeyiz. Sürekli bir şeyler oluyor. Krizler, gündemler, hız, bilgi bombardımanı… Olay görmekten yorulduk. Artık olayın kendisi değil, insanın o olayın içindeki tavrı ilgimizi çekiyor. Bu yüzden son dönemde etkileyen karakterler büyük işler başaran kişiler değil, çoğu zaman edilgen, sıkışmış, kararsız insanlar. Çünkü onları izlerken şunu düşünüyoruz: “Ben olsam ne yapardım?”

Eskiden seyirci kahramanı izlerdi. Şimdi kendini test ediyor. Bir karakter yanlış bir karar verdiğinde onu yargılamıyoruz hemen. Çünkü gerçek hayat böyle. Doğru seçenek çoğu zaman net değil. Filmler artık çözümleri göstermiyor, insan hâllerini gösteriyor. Herkesin bir duruşu vardır. Bir şeye göz yumarız. Bir şeye itiraz ederiz. Bir yerde susarız…

Yeni sinema tam olarak bu gri alanı izliyor. Büyük final konuşmaları azaldı. Net mesajlar azaldı. İyiler ve kötüler net değil. Çünkü hayat da net değil. Bu yüzden seyirci artık dürüstlük arıyor. Bir karakterin güçlü olması gerekmiyor. Tutarlı olması yetiyor. Hatta bazen tutarsızlığı bile eğer gerçekse kabul ediyoruz. Ne de olsa insan zaten çelişkili bir varlık değil mi?

Bu yüzden artık bir filmin sonunda “ne oldu?” sorusu eskisi kadar önemli değil. “O insan nasıl biri olarak kaldı?” sorusu daha baskın. Sinema belki de ilk kez bu kadar psikolojik değil, bu kadar varoluşsal bir yerden ilerliyor. Olay çözülmese de karakter çözülüyor. Bu yüzden artık büyük hikâyeler değil, küçük tercihler akılda kalıyor.

Kahraman çağı bitti. Şimdi karakter çağındayız. Tam da bu noktada krtitik bir soru geliyor aklıma. Biz perdede izlediğimiz insanlara mı bakıyoruz, yoksa kendi duruşumuzla yüzleşmemek için onlara bakıyormuş gibi mi yapıyoruz?