Dünya kelimenin tam anlamıyla bir fetret devri yaşıyor.
Gazze’de süren insanlık dramı, Ukrayna sahnesindeki yıpranma savaşı, Kızıldeniz ve Hürmüz Boğazı’ndaki seyrüsefer krizleri...
İkinci Dünya Savaşı sonrasının o şaşalı küresel kurumları -Birleşmiş Milletler başta olmak üzere- kriz çözme kabiliyetini tamamen yitirmiş durumda.
Güvenlik Konseyi’nin kilitlendiği, Uluslararası Hukukun işlemediği, Washington’ın tek başına düzen kuramadığı bu kaotik boşlukta, gözler geçtiğimiz günlerde İstanbul’a çevrildi.
İstanbul, diplomaside ezber bozan yepyeni bir formüle ev sahipliği yaptı: R4+E3 ve İtalya Zirvesi.
Bir tarafta bölgesel sahiplenme iradesini temsil eden R4 (Regional 4) ülkeleri (Türkiye, Mısır, Pakistan, Suudi Arabistan); diğer tarafta ise Avrupa diplomasisinin ağır topları E3 (Europe 3/Avrupa 3) yani (Almanya, İngiltere, Fransa) ve bu denkleme Akdeniz’in stratejik ağırlığıyla dahil olan İtalya.
Özellikle İtalya’nın masadaki varlığı, bu girişimi sadece bir Doğu-Batı hattı olmaktan çıkarıp Akdeniz’in göç, enerji ve güvenlik dinamiklerini de içine alan daha dengeli bir Avrasya-Akdeniz eksenine dönüştürüyor.
Bu tarihi buluşmanın arkasındaki en önemli gerçek ise masanın kurucu mimarının Türkiye olmasıdır.
Son dönemde Ukrayna-Rusya savaşındaki arabuluculuk çabalarından esir takası operasyonlarına kadar pek çok küresel krizde "güvenilir arabulucu" rolüyle öne çıkan Ankara, bu zirveyle arabuluculuk misyonunu bir adım daha ileriye taşıdı.
Türkiye artık sadece iki kavgalı tarafı uzlaştıran bir hakem değil; bölgesel güçler ile küresel aktörleri aynı rasyonel masada buluşturan stratejik bir oyun kurucudur.
Zirvenin satır araları, bu oyun kurucu rolünün ne kadar hayati olduğunu kanıtlıyor.
Ankara’nın ev sahipliğinde bir araya gelen aktörlerin, "İran’a yönelik askeri müdahalelerin çözümsüzlüğü derinleştireceği" ve "savaşın Körfez ile Ukrayna derinliklerine yayılmasının önlenmesi gerektiği" konusunda ortak bir dilde buluşması azımsanacak bir başarı değildir.
Yangının büyümesini engellemek için kurulan bu diplomatik sigorta mekanizması, tam da günlük siyasetin ihtiyaç duyduğu gerçekçi bir hamledir.
Dahası, jeopolitik gerilimlerin ortasında bile enerji hatlarının korunması ve seyrüsefer serbestisi gibi küresel ekonomiyi doğrudan ilgilendiren başlıkların masaya yatırılması, Türkiye'nin dünyaya sunduğu somut bir katma değerdir.
Elbette, ayakları yere basan her analist gibi bu yapının sınırlarını da görmek gerekiyor.
Krizlerin birinci dereceden askeri aktörleri olan ABD, Rusya ve İran gibi devlerin bu masada doğrudan oturmaması, alınan kararların sahadaki bağlayıcılığını kuşkusuz zayıflatıyor.
Ayrıca geçmişteki nükleer müzakerelerde veya yaptırım süreçlerinde Avrupa kanadı ile R4 bloku arasında su yüzüne çıkan yaklaşım farklılıkları, mekanizmanın ne kadar homojen kalabileceği sorusunu baki kılıyor.
Ancak tüm bu sınırlılıklara rağmen, İstanbul’dan yükselen bu sesi küçümsemek büyük bir stratejik hata olur.
Çok kutuplu, kuralsız yeni dünya düzeninde artık tek bir süper gücün veya eski model ittifakların küresel istikrarı tek başına sağlaması imkânsız.
R4+E3 ve İtalya Girişimi, sorunların çözümünü sadece Washington veya Brüksel’den beklemek yerine, bölgesel aktörlerin elini taşın altına koyduğu kıymetli bir "bölgesel sahiplenme" modelidir.
Türkiye, üstlendiği proaktif arabuluculuk ve kurucu liderlik misyonuyla küresel sistemin tıkanan damarlarına rasyonel bir diplomatik nefes borusu açmıştır.
Bu mekanizmanın kurumsallaşması, sadece bölgemiz için değil, çöken küresel güvenlik mimarisinin geleceği için de hayati bir viraj olacaktır.