Geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan, uluslararası ilişkilerin ve mevcut dünya düzeninin röntgenini çeken, üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken bir açıklamaya imza attı: "‘Altta kalanın canı çıksın’ anlayışının egemen olduğu mevcut dünya düzeninde her türlü senaryoya karşı kendimizi hazırlıyoruz."
Bu cümle, sadece diplomatik bir söylem ya da sıradan bir dış politika beyanatı değil; asırlardır süregelen ve özellikle son dönemde iyice azgınlaşan küresel yapının en çıplak, en esaslı tarifidir. Bugünü, geleceği ve Türkiye'nin konumunu anlamak isteyen herkesin bu büyük paradigmaya odaklanması gerekir.
Çünkü dünyayı yönettiğini iddia eden kurumların maskesini kaldırdığımızda karşımıza çıkan manzara tam olarak budur: Güçlünün haklı sayıldığı, zayıfın ise kaderine terk edildiği, tamamen orman kanunlarıyla işleyen vahşi bir sistem. Birleşmiş Milletler’in felç olduğu, zengin devletlerin kendi refah duvarlarını yükseltip dünyanın geri kalanını açlığa ve savaşa mahkum ettiği bu çağda, hayatta kalmanın tek yolu kendi bileğinizin gücüdür. Eğer sistem zayıfı ezmek üzerine kuruluyda, savunma sanayiinizden ekonominize kadar her alanda tahkimatınızı güçlü tutmak, her senaryoya hazırlıklı olmak zorundasınızdır.
Ancak tam da bu noktada insanı hayretler içinde bırakan, çok garip ve bir o kadar da acı bir tezatlıkla karşı karşıya kalıyoruz.
Sayın Cumhurbaşkanı küresel ölçekteki bu devasa adaletsizlikle, jeopolitik risklerle ve Türkiye’yi bu fırtınadan koruma paradigmasıyla meşgul olurken; dönüp içerideki muhalefetin gündemine baktığımızda adeta bir "sağır oda" sessizliği veya tamamen başka bir dünya görüyoruz. Muhalefet blokunun, sınırımızın hemen ötesinde haritalar yeniden çizilirken, küresel güçler kartları yeniden dağıtırken sergilediği tavır, sanki hiç "Türkiye diye bir dertleri yokmuş" izlenimi veriyor.
Dünya bir varoluş krizinden geçerken, içeride yapıcı, vizyoner ve ülkenin bekasını merkeze alan bir muhalefet dili görememek gerçekten garip. Küresel fırtınaya karşı nasıl bir tahkimat yapılması gerektiğine dair tek bir esaslı cümle kuramayan, dünyadaki bu "altta kalanın canı çıksın" vahşetine karşı Türkiye'nin nerede durması gerektiğini tartışmayan bir siyaset anlayışı, bu ülkenin hak ettiği bir muhalefet değildir. Gündelik polemiklerin, iç çekişmelerin ve koltuk hesaplarının ötesine geçememek, aslında sınırların ötesindeki büyük tehlikeyi okuyamamak demektir.
"Dünya beşten büyüktür" itirazı ve her senaryoya hazırlıklı olma iradesi, partiler üstü bir devlet duruşudur. Mevcut adaletsizliğe karşı dimdik durmak ve o düzenin çarkları arasında ezilmeyecek bir Türkiye inşa etmek artık bir tercihten öte beka meselesiyken, muhalefetin bu büyük fotoğrafa gözünü kapatması ülkenin geleceği adına büyük bir talihsizliktir.
Görünen o ki, küresel vicdanın iflas ettiği bu çağda, hem dışarıdaki vahşi düzene hem de içerideki vizyonsuz siyaset sığlığına karşı kendi göbeğini kendi kesen bir Türkiye iradesi ayakta kalacaktır. Gerisi ise bu devasa fırtınanın içinde savrulup gitmekten başka bir anlam taşımayacaktır.