Ülkemizin güney ve güneydoğusunda (Afganistan, Filistin, Miyanmar, Irak, Suriye ve Yemen) uzun yıllardır aşina olduğumuz savaş ve göç, Bulgaristan, Kosova ve Bosna’da yaşanan vahşetten uzun bir süre sonra coğrafyamızın kuzeyinde başladı. Rusya’nın Ukrayna işgali, Bosna’da yaşananlara sağır ve kör olan Batının Afrika ve Asyalı mültecilere uyguladığı insanlık dışı uygulamaları yeniden düşünmeye ve anlamaya sevk etti. Savaş tarihin hangi kesitinde ve dünyanın neresinde yaşanırsa yaşansın sadece felaket getirir. Bu felaketlere en çok çocuklar ve kadınlar maruz kalır.
Savaşları bazen delilik sınırlarında yaşayanlar, bazen de gücü konsolide etmek/bitiştirmek isteyen ‘güç odakları’ çıkarır. Rusya bölgesinde jeopolitik sınırlarını yeniden bir araya getirmek için uzun zamandır hazırlık yapıyordu. Batı, NATO ve ABD de izliyordu. Rusya’nın bu politikası yeni değildi; çünkü Sovyetler dağılırken ve Putin KGB şefi olarak Doğu Berlin’de görevdeyken Gorbaçov bunu açıklıkla ifade etmişti. Putin bunu daha da geliştirerek 18. asır Avrasyacılık jeopolitiği ile bütünleştirdi ve yürürlüğe koydu. Batı sadece izledi, tahrik etti ve saldırı tarihleri telaffuz ederek Rusya’yı harekete geçirdi. Belarus Devlet Başkanlığı’nda ortaya çıkan harita, Rusya’nın Batı’ya doğru ön gördüğü jeopolitik sınırları bütün çıplaklığı ile ortaya koydu. Bu süreç güç kaybeden NATO ve Batı ittifakının kenetlenmesine ve yeniden bir güç olmasına zemin hazırladı. ABD-Batı (Kıta Avrupası) ittifakını otak çıkarları etrafında birleşmelerini sağladı.
Savaş devam ediyor. Karşılıklı hamlelerle savaş lortları öldürücü ticari malzemelerini test ediyor. Ne yazık ki kobay olarak insanlar ve insanlık kullanılıyor. Taraflardan her biri yalanlarını inandırıcı kılmak için ‘post true’/ yalan gerçekliklerini pazarlıyor. Bu savaşın en büyük yalanı da insanların ısınma ve aydınlanma imkanlarını ortadan kaldırmak üzere elektrik ve merkezi ısıtma sistemleri ile akaryakıt boruları, hastaneler, sivil yerleşim yerlerinin yanlışlıkla (!) bombalanmasına gerekçe olarak ‘sivil insanların kalkan olarak kullanıldığını’ tekrarlamak üzerine kurgulandı.
Gerekçe ne olursa olsun, sivil ve sivillerin kullandığı merkezleri bombalamak savaş suçu. Füze ve diğer uzun menzilli araçlarla sivillerin yaşadıkları yerleri hedef alan Rusya, şehirleri insansızlaştırmak ve sivil kayıpları azaltmak için tahliye koridorları bırakıyor ve güvenli tahliye yolları öneriyor. Mesela demir yolları ve trenlere ilişmemek ne anlama geliyor? Daha kısa zamanda daha çok insan, şehir merkezlerini boşaltsın ve buralar bombalanmaya ve işgale hazır hale gelsin diye düşünülüyor her halde. Bir başka sebep de daha çok mülteci Batıya göç etsin; oradaki insanların işsizlik, yerleşim, kültürel endişelerini tetiklesin ve Batı güvenlik doktrinini harekete geçirsin. Savaş, sadece bombaların patlatıldığı ve silahlı üniformalıların görüldüğü yerlerle sınırlı değil. Savaş, savaşa taraf olan veya olmayan pek çok ülkenin ekonomisini, üretim verimliliğini olumsuz etkileyecek. Bazı ülkeler, savaşın ekonomilerinde sebep olacağı yıkımlara yoğunlaşmış durumda. Türkiye, vatandaşlarını tahliye ederken dünyanın pek çok ülkesinin vatandaşlarını da Ukrayna’dan çıkarmaya çalışıyor. Bu bile büyük bir sorumluluk yüklerken; her iki ülke ile yıllık bilmem kaç milyar dolarlık ihracat ve turizme endeksli ekonomisini riske ediyor. Ham petrol fiyatından, doğal gaz tedariki ve fiyatına kadar her emtia, göç, mağduriyet, mazlumiyet ve zulüm insanlığa fatura edilen birer risk oluveriyor. Savaşta olmak veya olmamak, tarafsız olmak veya olmamak insanları ve devletleri hiçbir konuda kayıtsız kalmasını temin etmiyor ve güvenli kılmıyor. Savaş etnik köken, din, dil, ırk, coğrafi aidiyet gözetmeksizin insanların ve insanlığın ortak acısıdır. Rusya’nın Ukrayna’yı işgal savaşının, iki büyük dünya paylaşım savaşının yaşandığı coğrafya olması, insanlığın zihin dünyasında milyonlarca genç insanın vahşice katledilmesini, dünya tarihinin büyük mültecilik tarihini ve Japonya’da patlayan atom bombalarının yıkıcı-yakıcı etkilerini hatırlamalarına sebep oldu.
Haksız yere komşusunun sınırlarını yıkan ve ele geçirdiği toprakları ilhak ederek (Kırım, Luhansk ve Donetsk) ilerleyen silahlı güç, ağır silahların gölgesinde hak sahibi ülkeden “ilhak edilen yerler üzerinde hak iddia etmeme garantisi” istiyorsa ve bunu “geçmişte benim toprağımdı” benzeri feodal zamanlardan kalma argümanlarla yapıyorsa; dünya, yeni karanlık bir çağın kapısındadır. Amerika ve İsrail’in Kudüs ile Golan Tepeleri’ni BM kararlarına rağmen ilhak etmeleri, Rusya’nın elini güçlendirmiş olmasın? Bu ve bunlara benzer işgal ve ilhakları meşru görme ihtimali olan hiçbir ülke tarihi sorumluluk alanlarından, coğrafyasından ve jeopolitik miras iddialarına/taleplerine muhatap olmaktan kurtulamaz.
Bu iddiaları hangi tarihten başlatmalı? Nuh Tufanı, Babil Mirası, İskender, Antik Mısır, Büyük Yahudi Göçü, bilinen dünyanın yarıdan fazlasına hükmeden Roma, Pers İmparatorluğu’ndan mı? Helen-Greek-Roma’nın Anadolu günlerinin hayallerinden vazgeçmeyen kim? Kavimler Göçü olur mu? Kuzey Afrika’yı geçerek İber Yarımadası’nda kurulan Endülüs Emevî Devleti’nin mirası üzerinde kim hak sahibi? Selahattin Eyyubi’nin Kudüs’ü kime düşer? Selçuklu ve Osmanlı coğrafi mirası bir şey anlatır mı? Babür ve Timur devletlerinin coğrafyasında kim hak ister? Büyük Selçuklu Devleti’nin hükmettiği dünyayı hayal edin. Adriyatik’ten Çin seddine kadar olan coğrafya üzerinde dil, kültür ve jeopolitik miras talebinde bulunmanın imkânı var mı? Amerika yerlileri ülkelerini işgal eden ve kendilerini köleleştiren Avrupalıları gerisin geri gönderse mi?
Tarihi ve coğrafi geçmişlerimizi, tarih kitaplarına ve tarih yapmakta kullandığımız savaş silahlarımızı müzelerin loş ışıklarında ibret olsun diye göz kırpan hatıralara emanet ibret abideleri olarak idrak etmeyen insanlar, delilik sınırlarındadır ve insanlığın biricik düşmanıdır.