Son zamanlarda doksanlarda bahsedip duruyor herkes. Bence nedir doksanlar anlatayım;

Genel manada bizlere bu kompleksi aşıladılar. Adına pek çok şey denebilir ama bence bunun adı “yapamam kompleksi” Yani şöyle oldu bana ve benim gibilere “yapamazsın” demelerini problem olarak görmüyorum ben. Kanaatimce asıl büyük problem ben ve benim gibilerin buna karşı “evet, yapamam” deyip de buna inanmaları. Ben buna hiç inanmadım. İnanan ve gayret eden gençlerin dünyayı değiştirebileceklerine o gün de bu gün de hep inandım ve inanıyorum.

Ama özelde şahsen beni konuşursak, ilkin bu sorulara cevap bulmam gerekti. Çünkü gençtim, çünkü küçüktüm ve çünkü onlar gibi değildim. Ama öyle olmak zorundaymışım gibi hudutlar çizildi. İşte ben o hudutları kaldırıp atmak için çırpındım hep.

Sonraki sorum şu oldu “Nasıl yapacağım?” Zor oldu bu soruya bir cevap bulmak. Ama buldum, ilk bulan ben değildim elbette. Zira cevabı belliydi; vazgeçmemek. Ben de öyle yaptım. Aslında işin özeti şöyle bir şey; vazgeçmedim. Yoruldum ama vazgeçmedim, düştüm ama vazgeçmedim, kırıldım ama vazgeçmedim.

Bence dünün de bugünün de sonranın da gençliğinin -bence- yol haritası bu, buydu ve bu olacak; hayal etmek, gayret etmek ve vazgeçmemek. Zira vazgeçmek kaybetmek demektir.

Şöyle bir zamandan bahsediyorum sana, şöyle bir dönemden: ki bunlar şahit olduklarım, gördüklerim, işittiklerim ve tecrübe ettiklerimdir.  Doksanlı yıllarda büyümüş benim gibi Anadolu’nun bilmem hangi şehrinden çıkıp da büyük şehirlere gelen ailelerin çocukları; daha net söyleyeyim ya hu; inançlı Anadolu çocukları o vakitte üvey evlat bile değil bir sığıntı muamelesi gördüler. Kendilerinden ve inandıklarından utandırıldılar. Daha tazecik zihinlerine bir zehir zerk edildi ki halen dahi o zehir tam manasıyla temizlenmiş değildir. Ve inan o zehri temizlemek öyle kolay da değildir. İnandığı gibi yaşıyor diye okullarda okuyamayanlar, başlarında suni iplerden yapılmış saçlar taşıyanlar, kapısının önünde polislerin beklediği okullarda okuyanlar, hepimizin annesi, babannesi gibi başında örtüsü var diye oğlunun yemin töreninde askeriyenin içine alınmayıp da kapının önünde diz çöküp de ağlayanlar, namaz kılıyor diye askeriyeden atılıp işsiz ve aç kalanlar… Haklının güçlü değil, güçlünün haklı sayıldığı zamanlar… Neyse… Bilenler o günleri daha iyi anlatıyorlar zaten. Bunu anlatmak bana düşmez ve düşmüyor da. Ben başka bir şey anlatayım sana, kendimle ilgili bir şey…

Halen dahi hatırladıkça içimi sızlatan, gönlümü daraltan ve uykularımı kaçıran bir hatıram var o günlere dair… Doksanlı yıllarda ilkokul’da okuyan bir öğrenciyken yani belki yedi belki sekiz yaşındayken ve şimdiki halim gibi değil masumken o zaman, ismini şimdi hatırlayamadığım ama yüzünü hiç unutmadığım bir bayan öğretmenim her fırsatta başı örtülü olanlarla ilgili yani benim gibi o sınıftaki birçoğunun annesi, ablası, halası, teyzesi ile ilgili hakarete varan ve aşağılayıcı sözler söylerdi. Sırf o yüzden ne beni almaya ne de bir toplantıya annemin gelmesini hiç istemezdim, saklardım, saklanırdım. Daha açık söyleyeyim küçücük bir çocuğu annesinden utandıracak bir zamanı yaşadı ben gibi olanlar. Hatırıma geldikçe içim acıyor, uykularım kaçıyor ve anneme hiç söylemesem de her seferinde özür diler gibi öpüyorum ellerinden.