İstanbul’un kuruluşu ile ilgili birçok efsane, mit, söylence söz konusu. Böyle eski olaylar hakkında yazılı kaynak beklemeyin. Bu durumda söylentilerin arasından en makulünü seçmek zorundasınız. Yani İstanbul’u kuranların aslında cinler olduğuna inanıp inanmamak tamamen size kalmış bir şey...

Erhan Altunay, mitoloji, paganizm, sanat tarihi ve dinler tarihi konularında yetkin bir isim. Bu konularla ilgili yazdığı kitaplar, verdiği seminerler var. “İstanbul’un Pagan Çağı” tam da yazarın uzmanlık alanıyla ilgili. Yazar, kitaba İstanbul’un Türkiye’nin doğal başkenti olduğunu söyleyerek başlıyor ve bir anda kalbimi kazanıyor. Kitabın konusunu da pagan çağı olarak işaretliyor ve kuruluşundan itibaren Hıristiyanlığın hâkim olduğu döneme kadarki süreci anlatıyor.
Şehirler istilalar, doğal afetler, yer hareketleri vb. pek çok sebeple sadece toprağın değil tarihin derinliklerine de gömülmüş olabilir. Bu nedenle Erhan Altunay epey zor bir şeyin peşine düşmüştür diyebiliriz. İşin zorluğunun farkında olan yazar, biraz da sitem ediyor. İnsanlar tarihlerini korumakla görevli olsalar da o tarihi içselleştirmedikten sonra bunu sağlamak kolay değil. Yazarın sitemleri bu kadarla sınırlı kalmıyor. Yerleşimlerden, çehresi değişen şehirlerden ve bizlerin şimdilerde olmazsa olmaz olarak gördüğümüz kentsel dönüşüm çalışmalarından da şikâyetçi. Oysa insanlar gibi şehirler de yaşar ve değişir. Bunu böylece kabul edip her şeyi ilk haliyle görmek istemenin mantıklı bir düşünce olduğu kanaatinde değilim.
Bu noktada yazar, İstanbul’un arkeolojik gerçeklikleriyle ilerleme yolunu seçiyor. Marmaray kazıları ona yol gösterici oluyor ve kitabın gövdesi böylece ortaya çıkıyor. Sonradan yerleşime açıldığını düşündüğümüz kimi yerlerin İstanbul’un ilk yerleşim yerleri olduğunu görüyoruz. Mesela Dudullu-Ümraniye hattı buna örnek olarak verilebilir. Öte yandan Yenikapı’dan çıkan buluntularla Fikirtepe’den çıkan buluntuların birbirleriyle benzerlik göstermesi boğazın iki yakasının geçiş yeri olduğunu belli ediyor. Ama burada yer hareketlerini, denizin durumunu ve diğer faktörleri de dikkate almak gerekli.
Üsküdar’ın, Kadıköy’ün, Haliç’in eski halleri ve ilk yerleşimleri de konu edilmiş. Bu arada yer isimleri de çok öğretici. Haliç’in eski adıyla Kydaros ve Barbyses’in denize aktığı su girintisi olduğu söyleniyor. Bu iki derenin şimdiki karşılığı Alibeyköy ve Kâğıthane deresidir. Haliç, denizci bir halk tarafından kurulmuştur. Altın Boynuz adının farklı versiyonlarıyla öyküsünü de kitapta bulmak mümkün.
Yine Marmaray kazılarıyla ortaya çıkan bir gerçeklik de Üsküdar’ın bizlerin Bülbülderesi ve Çavuşdere olarak bildiğimiz iki derenin aktığı bir koy olması. Bu koy zamanla dolmuştur. Kitapta verilen bilgiye göre bu koy daha sekizinci yüzyıldan itibaren doldurulmuş ve bu da kazı yapılan alanda daha eski dönemlere ait bulgulara rastlama ihtimalini sıfıra indirmiştir. Ayrıca yapılaşma bugünün meselesi de değildir. Bir alan toplu halde ya da parça parça bir başka alana kayabiliyor, denizle bütünleşebiliyor ya da deniz haline gelebiliyor. Şüphesiz geçmiş dönemlere ait ipuçları da o sırada yok olup gidiyor. Bu gelişmeler ve değişmeler sonucu olarak Üsküdar’da Kaba Taş, Yontma Taş ve Cilalı Taş devrine ait kalıntı bulmak mümkün değildir.

Reis şüphelendi
Beşiktaş kazılarında ortaya çıkan buluntular yazarı heyecanlandırmış ve çeşitli analizler yapmaya sevk etmiştir. Burada ortaya çıkarılan Kurgan tipi mezarlar enteresandır. Çünkü bu tip yapılar Orta Asya step kültürüne ait yapılardır. Birbirinden binlerce kilometre uzaklıkta bulunan iki merkezin böyle ortak özellikler barındırması gerçekten ilginç. İşte burada bir okuma ve mana çıkarma yeteneği devreye girmektedir. Bunun anlamı Beşiktaş ve o bölgenin bir göç yolu üzerinde bulunduğudur. Yani uzak diyarlardan birileri Beşiktaş ve civarından bir sebeple geçmiş ve kendi kültürlerine uygun olarak ölü gömme geleneklerini burada uygulamıştır. Esasında İstanbul’un bir geçiş ve göç yolu olduğu gerçeği ile de karşı karşıyayız. Bizler şimdilerde jeopolitik ezberlerimizle gerek boğazların gerekse de bir bütün olarak Türkiye’nin geçiş noktası olduğunu ve köprü vazifesi gördüğünü söylüyoruz ama bunun tarihi görüldüğü gibi çok daha eskilere dayanmakta.
Gelin uyduruk bir öykü anlatacağım
Kitapta garip Hıristiyan efsaneleriyle fazlasıyla karşı karşıya kalıyoruz. Efsaneye göre Maxentius ile çarpışan Constantinus, gördüğü vizyonla —herhalde rüya- beraber askerlerinin kalkanlarına haç sembolü işletmiş ve bu sembolle kazandığı için de hayatına artık bir Hıristiyan olarak devam etmiş. Buna inanmak zor. Zaten hakkında aksi efsaneler de çokça var. Anlatılanı biraz da kilisenin propaganda amacıyla kullandığı uyduruk bir öykü olarak değerlendirebiliriz. Misyonerlik faaliyetleri için birebirdir diyebilirim. Bir grup tarihçi imparatorun hayatının son dönemlerinde Hıristiyan olduğunu iddia ederken diğer bir grup onun Hıristiyanlığı politik amaçlar için kullandığını ve bu nedenle de öyle göründüğünü söylemektedir. İşte tarihin yazısız dönemlerinin defosu burada ortaya çıkıyor. Hakkında ne bir iz ne bir belge var ama insanlar 21. yüzyılda 2 bin sene evvelki mesele hakkında fikir yürütüyor. İşin kötü tarafı şu ki bu fikir yürütme işi aynen güncel meselelerde olduğu gibi ideolojik ve dinsel olarak da fazlasıyla taraflı oluyor. Bugün bir kilisenin kapısından içeri girip Constantinus’u sorduğunuzda size şu meşhur haç olayını kelime kelime anlatırlar.
Din bağlamından kopmadan devam edersek İstanbul’un özellikleri saymakla bitmez. Constantinus’un annesi Helena, kutsal emanetleri Filistin’den İstanbul’a getiriyor. Bunlardan birisi de Kutsal Haç’ın parçaları. Bu İstanbul tarihi açısından son derece önemli. Diğer kutsal emanetlerle beraber Kutsal Haç’ın da İstanbul’a getirilmesi İstanbul’a bir kutsiyet atfedilmesine neden oluyor. Artık İstanbul da Roma gibi kutsal bir şehirdir. Kutsal emanetlerin alınış aşamasında da inandırıcılığı çok güç öyküler var. Belki bu öyküler belirli bir kültür ve din mensuplarını konsolide edebilmek maksadıyla çokça işe yarıyordur. —açıkçası bende pek etkili olmadı- Bu arada İstanbul’u başkent ilan edenin Constantinus olduğunu ve şehrin çok uzun zaman Konstantinopolis olarak kullanılan adının ondan geldiğini söylememe gerek yok diye düşünüyorum.
Neden Kadıköy’e yerleştiniz?
Galata, Karaköy, Kadıköy ve Üsküdar’ın tarihi ile ilgili kısmı dikkatle okudum. Karaköy’ün ormanlık alan olduğunu, Galata’nın ise sur içinde yer alan kilise, forum, hamam, tiyatro ve liman gibi yapılardan teşekkül ettiğini öğrendim. Kadıköy ya da eski adıyla Kalkhedon için çeşitli isimler kullanılmış ama en ilginç olanı ”Körler Ülkesi” olsa gerek. Bunun sebebi de Byzantion denilen yere değil de buraya yani Kadıköy’e yerleşilmesi. Yani, şimdi Avrupa yakasında kalan Haliç civarı kastedilerek neden burası değil de Kadıköy gibi bir yere yerleştiniz demek istemişler. Kadıköy balıkçılığıyla ve para basımıyla ünlüdür. Fakat kitapta yazarın da katıldığı şekliyle yer alan bilgilere göre Kadıköy, İstanbul’un fethiyle beraber Türklerin elinde ıssızlaşmış ve fakir bir köye dönüşmüştür. Kadıköy ismi Fatih Sultan Mehmed tarafından atanan Hızır Bey isimli kadı vasıtasıyla ortaya çıkmıştır.
Kitaba göre Kadıköy, on dokuzuncu yüzyılda Levanten ve Musevilerin buralara yerleşmesiyle biraz daha hareketlenmiştir. Ayrıca Kadıköy’de arkeolojik buluntu bulmak da çok zordur. Yazar bunu sürekli yerleşime ve rant uğruna yapılan konutlaşmaya bağlıyor ama az evvel kendisinin ifade ettiği istilaları hatırlamıyor. Kadıköy, coğrafi konumu dolayısıyla daima istilalara uğrayan bir yer olmuştur. Arap, Pers ve Avar istilalarıyla beraber en büyük darbeyi Haçlı istilalarından almıştır. Haçlılar taş üstünde taş bırakmadıkları gibi pek çok değerli sayılabilecek parçayı da beraberinde götürmüştür. Üsküdar ise Kadıköy’den ötürü daha zor gelişme imkânı bulmuştur. Dağlık yapısı ve Kadıköy’e göre daha geride bulunuyor olması Üsküdar’ın hep bir köy olarak kalmasına neden olmuştur.

“İstanbul’un Pagan Çağı” kısmen akademik kısmen de popüler kültüre yakın duran, gerek Yunan gerekse de Roma dönemlerine ait eski İstanbul’u merak edenler için enteresan olabilecek bilgilere de sahip bir eser.