Kendini Batılı ve dolayısıyla medeni olarak tanımlayan memleketlerden özellikle İstanbul’a yapılan seyahatlerin ana gayesi bıraktıkları ve bırakmak zorunda kaldıkları şehirde kendilerinden geriye ne kalmış onu öğrenmektir. Açık açık yazayım; İstanbul’a çakılan bir çivi dahi asıl sahiplerini! rahatsız eder. Yani zulüm gerçekten de 1453’te başlamış olabilir!

Whatsapp Image 2026 07 25 At 10.40.19

“İstanbul: Dünyanın En Güzel Şehri” kitabında şehirde 70 gün geçiren Fransız yazar Théophile Gautier’in önyargılarının bazılarını kırmayı başardığını ancak bazılarına ise gücünün yetmediğini görüyoruz.

Kitap, kimi kültürel öğeleri tedbiri elden bırakmamak kaydıyla öğrenme fırsatı veriyor. Tedbiri elden bırakmamak gerekiyor çünkü Batılı ve çağdaş olduklarını sık sık hatırlatan, kibrinden taviz vermeden etrafı küçük gösteren gözlüklerle seyretmeye alışmış bir kitleyle muhatabız. Böylelerinin beklentilerini asgari düzeyde tutup küçücük bir medeniyet yahut insanlık belirtisini abartıp yüceltmeleri fakat yine perde gerisinden ilgili coğrafyayı ve kültürel dokuyu aşağılamaları artık alışık olduğumuz bir tavır.

Whatsapp Image 2026 07 25 At 10.40.19 (1)

Gautier, anlatımında betimlemelere o kadar çok yer veriyor ki bazen anlattığı şeyi unutuveriyorsunuz. Böylelikle betimlediği yerin hayalini kafanızda kuramıyorsunuz. Yazarın güçlü betimlemeleriyle anlattığı şeyi gözümüzde canlandırabilecek duruma geleceğimiz söylense de bu fikre kitabı didik didik eden biri olarak katılmam mümkün değil. Çevirmen bambaşka bir kitaba imza attıysa bilemem-

Unutma! Güneş doğudan yükselir

Yazar, destek aldığı Antik Yunan mitlerini, kulaktan kulağa aktarılan uyduruk efsaneleri kaybedilen yerlerin geçmişle olan bağının kopmasını önlemek maksadıyla kullanıyor. Bunu yaparken de üzerinde yaşadığımız toprakların eski sahiplerine ait kültürel altyapıyı sürekli hatırlatıp eskiye dair simgelerin devam ettiği algısını diri tutmaya çabalıyor.

Benzetmeler, yakıştırmalar genel manada Avrupa kültürü veya mitoloji orijinli. Sanki dünyanın doğusundaki hiçbir şey orijinal olamazmış ya da daha önce yapılmış bir şeylerin imitasyonu imiş gibi bir izlenim uyandırıyor. Demek ki barbar olarak gördükleri kavimlerin İslamiyet’in ışığıyla aydınlanması kendini Batılı olarak tanımlayanlar için pek bir şey ifade etmiyor. Eğer Batılı değilseniz ve bir de Müslümansanız kültürel açıdan kendinizi beğendirme şansınız yok demektir. Fakat ben yazara güneşin doğudan yükseldiğini hatırlatmak isterim.

“Çünkü sonsuz acı yoktur”

Bu arada yazarın estetik anlayışı daha çok flu görüntülere şans tanıyan bir anlayış. Bir şehrin güneşin parlak ışığı altında ya da sisin mat siluetiyle derinleştirdiği renksizliğiyle gizemli bir estetik güzelliğe kavuştuğunu anlatıyor. Fakat ardından şehirlerin bu güzellikten yakına geldikçe sıyrıldığını birkaç kez tekrarlıyor. Gautier, kafasında kurduğu ütopyalarla bina ettiği güzelliği herkesle paylaşmaktan zevk alıyor gibi. Sanırım bu kötü bir şey değil.

Yazarın mezarlara ilişkin yaptığı değerlendirme ve karşılaştırma oldukça ilginç. Osmanlı mezarlarını daha az korkutucu bulduğunu ve ölümün bu topraklarda beklenen doğal bir şey olduğunu ifade ediyor. Gauiter, Avrupa’da korkutucu bir mimariyle koruyucu bir karanlık içinde yaşayanı da korkutan mezarlar yerine İstanbul’da bunun tersi bir durumun olduğunu belirtiyor. İstanbul’da mezarlar bir kabullenişin ve yaşamın bir parçası, ölümün kötü sembolleri değil. “Günün birinde çiçekler solar ve bir daha açmaz çünkü sonsuz acı yoktur” diyor yazar.

Whatsapp Image 2026 07 25 At 10.40.19 (2)

Papazı uyandırın

Ayasofya’sız bir İstanbul kitabı olamazdı. Yazarın bu husustaki beklentisine de yer vermek isterim. Gautier, fetih gününe dair bir masaldan bahsediyor. Bu masala göre şehir kuşatılmışken bir papaz mihrabın önünde dua okumakla meşguldür. Askerlerin Ayasofya’ya yaklaşmasıyla artan çığlıkları duyunca oradan ayrılır, duvarın içinden geçer ve gider. Söylentiye göre kimi zaman duvarın arkasından ve uzaktan bu papazın kesilen ayinini tamamlama sesi gelirmiş. —Defalarca Ayasofya’ya gitmeme rağmen hiç duymadım- Yazara göre Ayasofya Hıristiyan ibadetine tekrar açılınca yani tekrar kilise olunca bu papaz gizlendiği duvarın arkasından çıkıp gelecek ve ayinini tamamlayacak. Yazar diyor ki: “1853 yılı, 1453 yılındaki papazın ‘Ayasofya Kilisesi’ mekânından yürüyerek Justinianus mihrabının basamaklarını bir hayalet gibi çıktığını görecek mi?” Ben bir de 2053’ü, olmadı 2153’ü denemeyi öneririm. Papazı uyandırma unutmayın.

Tanzimat Fermanı sonrası Islahat Fermanı öncesi İstanbul’a gelen yazarın önüne tabiri caizse gezmek tozmak için hazır bir devlet ve şehir serilmiştir. O da bunu sonuna kadar kullanmıştır. Belirli alışkanlıklarını yaşayamamış olsa da herhangi bir yabancının göreceği saygının mislini görmüş ve kendisine sual sorulmaksızın neredeyse istediği her şeyi yapmıştır.

Kitabı bir yabancının gözünden İstanbul değerlendirmesi olarak okudum. Yazarın ne düşündüğünden çok verdiğimiz acıyı anlamaya çalıştım. Size de öyle yapmanızı tavsiye ederim.