Dünyanın en hareketli coğrafyasında yaşadığımıza kuşku yok. Anadolu bir medeniyetler güzergâhıdır. Tarih boyunca burada hep hareketlilik vardı. Artık değişimlere yatkın bir millet olduğumuzu kabul edelim. Sekizinci asırdan bugüne yaşanan coğrafi ve kültürel değişimleri anlatmayalım burada. Fakat içimizde hep işleyen içten yanmalı bu değişim motorunu da sadece kültürel iktidar karşısındaki tepkimeler olarak görmeyelim. Elbette bizim özenme konumunda olmadığımız yılları bilebilirsek. Kültür tarihi çalışan biri olarak söyleyebilirim ki tarih boyunca kültürel iktidara aidiyet konusunda pek şanslı değildik. Hep yeni karşılaşılan din ve medeniyet süreçleri karşısında varlık göstermek zorunda olan ve daha çok mücadele eden bir millet olduk.

Bizi bugünlere, bu denli dirençli ve donanımlı halde eriştiren faktörlerden birisi de bu edinme ve erişme azmi olmuştur. Çok geriye gitmeyelim, 150 yıl önce kendini bir Fransız münevveri gibi hisseden entelijansiyanın 40’lı yıllarda bir Alman askerine dönüşmüş olduğunu, 80’lerde de Amerikan sigarası içebilmek için gençlerin birbirini çiğnediğini unutmayalım. Düne kadar  Amerika’ya gitmeden neredeyse helaya dahi gidilemezdi.

Sadede gelelim.

Memlekette Anavatan Partisi iktidarları ile başlayan belirgin bir değişim havasını hatırlayalım. Kefen bezinin dahi Amerikan olduğu yılları. Memleket değişmeye devam ediyor. Eskisinden daha hızlı. Son yıllarda dışarıdan gözlemleyenlerin kolayca görebileceği bariz bir değişimin pek çok nedeni var. Son elli yılda nüfusunun kahir ekseriyeti kentlere taşınmış bir toplumuz. Bu göçün de oldukça niteliksiz olduğu ortada. 70’lerin başında Ankara ve İstanbul nüfusunun yarısı gecekondularda yaşıyordu. Karınca kararınca hayata tutunmaya çalışan insanların hızla değiştiği bir dönem yaşandı. Artık kentte bölge, mezhep, tarikat, feodalite, kabile, etnik grup veya ideoloji gibi dinamikler ve kırsaldaki toplumsal normlar işlemez oldu. Daha bireysel ve geçime katkı sağlayanların geçimlerini de düzenleme istekleri ortaya çıktı.

Kente yerleşen muhafazakâr taşralı nüfusun değişimi farklı yönleriyle görülüyor ama üzerinde pek konuşulmuyordu. Çünkü gerek bu sosyolojik katmanlar gerekse bu değişime maruz kalan ve bırakan kesimler siyasi tarihimizin ideolojik alanlarını ifade etmektedir. Bugün bu konulardan bahsedecek olan mahalle eşrafı, muhafazakâr siyasi iktidarların başarısızlığını dile getirmiş olmaktan imtina ederler. Mahallede bu nevi bir suskunluğun söz konusu olduğu ortada. Son günlerde deizme doğru kayan muhafazakârları konuşuyoruz. On-on beş başörtülü kız deist olduğunu söylemiş.

Bu kadar basit değil.

Kendi adıma 90’ların başından beri kabaca yirmi beş yıldır neslimizin marazi durumunu görüyor ve söylüyorum. Ortada çok ciddi konular varken hiç konuşmuyor oluşumuz çok tuhaf. Birbirimizle savaşmaktan buna da sıra gelmedi. Nesil meselesi memleket meselesi. Bizden sonra nasıl bir kuşağı hazırlamak için gayret edeceğimizle ilgili. Ve ne yazık ki bu başlık altında önyargılarımızdan başka bir hazırlığımız da yok.

Bu tür sosyal meseleler, yetişkin bireylerin geçmişten gelen deneyimleri ile izah edilecek kadar basit değil. Ahlak ve fazilet ansiklopedilerini yutmuş gençlerin yaşam dinamikleri değişti. Elbette etkisi vardır ama bu değişimi son birkaç yıldaki siyasal koşullara bağlayamayız. Bu bir sonuçtu ve geldi çattı. Bugün itibariyle sosyal hayatta hemen her şey değişmiştir. Çocukları ile aralarında en az bir asırlık kültür farkı olan insanlar yüzyıl sonrasını planlayamaz. Artık, dindarlığını ve şuur düzeyini  göstermek üzere tebliğcinin tavizsiz doğrucu dili ikna edici olmayacaktır.

Esasen nedenler de ortada nereye varacağımız da.

Bu konuda hiçbir gizem yok benim için.

Yeni başlayanlar için yeni.

Bilen bilir.

Şaşıranlara şaşarım.