Türkiye’de gündemin başında seçim ittifakları var. Önümüzdeki seçimlere partilerin ittifaklar üzerinden hazırlık içinde olduğu kesin. Adı ittifak ya da koalisyon, Cumhurbaşkanlığı yönetim sisteminin siyasi partileri güç birliği arayışlarına zorladığı ortada. MHP ve AK Parti, önümüzdeki günlerde meclisten geçecek paket üzerinde son noktayı koydu. Fakat, yüzde elliden bir oy fazla alabilmek için de daha temkinli olmaya ve işi şansa bırakmamaya özen gösteriliyor. Fakat ne yazık ki Türkiye’de çok partili hayat, belirgin çizgilerle ayrılan ve daha çok kimlik siyaseti odağında şekillenen siyasi yapıları ortaya çıkarmış oldu. Çok partili hayatımızda nispeten kısa aralıklarla sandık başına gidiliyor olmasının seçmende mevzi koruma refleksini sıcak tuttuğu da gözardı edilemez. Çünkü Türkiye’de seçim barajlarının altındaki partiler bile bir pazar günü sonunda iktidar olasılığı hesabıyla siyaset yapar ve bu motivasyonla tabanlarını korumak isterler.

Referandum sonrası ortaya çıkan yeni durum, bizdeki bu gelenekçi kitlelerin tanışmasını ve kaynaşmasını kamuoyu gündemine hızlı bir biçimde getirmiş oldu. Sınırları ve muhalefet dili keskin partilerin bu kadar kısa sürede kalıcı ittifaklara evrilmesinin sonuçlarını ilk seçim sonuçlarından sonra değerlendirebileceğiz. Bu konuda en kolay şekillenen ve yakınlaşmaları 15 Temmuz öncesine kadar giden bir MHP-AK Parti diyaloğu var önümüzde. Bu yakınlaşma sürecinde MHP tabanında beklenenden daha iyi bir sıcaklık yaşandığını söyleyebiliriz.

Bu ilişkide MHP, geleneksel siyasi kimliğini koruyarak iktidarın parçası olma iradesini azami avantajla sürdürmeye özen gösteriyor. BBP’nin veya Saadet Partisi gibi partilerin bu ittifakta yer almaları halinde potansiyel katkılarının imaj açısından zayıflayacağını ve işbirliğinin stratejik avantajlarını kaybedebileceğini düşünüyor. Bu bakımdan da özellikle Saadet Partisi’nin Cumhur İttifakı’ndaki varlığına açık bir tavır sergilemekten geri durmuyor.

Bana kalırsa bugünkü koşullarda zor görünen Saadet Partisi ile AK Parti arasındaki diyalog MHP yakınlaşmasından önce olmalı ve Saadet Partisi’ne olan ihtiyaç referandum sürecinden önce anlaşılmalı idi. Ve ben inanıyorum ki böyle bir ittifak ilişkisi üzerinden Saadet Partisi’nin AK Parti’ye katkısı MHP’li ittifakla elde edilecek sonuçtan daha fazla olacaktı. Bunu, bugünden anlayabilme ve anlatabilme güçlüğünün farkında olarak söylüyorum. Önceki seçimlerde AK Parti’nin aldığı oyları korumasına önümüzdeki seçimlerde Saadet Partisi’nin katkısı ile MHP’nin ittifakla getireceği oy oranını tartabilmek için kehanete ihtiyaç yok.

Bunun emarelerini yaşıyor ve görmezden gelerek kanıksamaya çalışıyoruz. O da geçtiğimiz haftanın en renkli siyaset yüzünün Temel Karamollaoğlu oluşudur. Bir matematik hesaba dayandığı sanılan muhasebelerin arkasından, değerler üzerinden ve vicdanlara seslenen bir siyaset dilinin ekranlara yansıması alışkın olduğumuz karizmatik lider üslubundan farklı bir söyleme dikkat kesilmemize neden oldu.

MHP’nin süreci omuzlamaya yönelik özgüveninin kırılmayacağını ve tabanının uyum süreci yaşaması adına seçimlerin zamanında yapılmasına yönelik etkisini görmemiz bu ittifakın riskleri arasında olacaktır. Nitekim bu ittifak ilişkisinin başladığı tarihlerde öngörülmeyen olasılıklardan biri Saadet Partisi’nin İyi Parti veya CHP ile herhangi bir seçim stratejisi hesabı yapamayacağı ve etkisinin olmayacağı düşüncesiydi. Fakat görünen o ki öngörülmeyen bu durum önümüzdeki aylarda siyasetin değerli başlıklarından biri olacak.

Eğer bu yaz ya da en geç güz aylarında erken genel seçim ve cumhurbaşkanlığı seçimi yapılmayacaksa Cumhur İttifakı’nın zaman kazanmaktan kaynaklı bir avantaj elde edemeyeceğini düşünenlerdenim. Herkes Saadet Partisi’nin son seçimlerdeki oy oranı üzerinden bir değersizleştirme tarzının da bu ittifaka kazandıracağı bir şey olmadığını görmek durumunda. Çünkü Kasım 2015 seçimlerinin her parti açısından elde ettiği rakamsal değerin bugün yerinde durmadığını görüyoruz.