Bir süredir perdede, ekranda ve hatta günlük hayatta aynı tuhaf hâli yaşıyoruz. Herkes konuşuyor ama ortada söylenmiş tek bir cümle yok.

Filmler uzun. Diziler kalabalık. Replikler ardı ardına diziliyor. Ama sahneden çıktığında elinde kalan tek şey yorgunluk. Zira anlatmıyoruz, dolduruyoruz. Yeni işlerin çoğu bir şey söylemek için değil, bir şey eksik görünmesin diye yapılıyor. Sessizlikten korkuluyor. Boşluk tehlikeli sayılıyor. Oysa sinema boşlukla nefes alır. Susarak ilerler. Bakışı bekler.

Bunu çok net bir şekilde yeni filmlerdeki “duygu anlatma” telaşında görüyoruz. Karakter üzgünse sadece üzgün durmuyor, bunu söylüyor, sonra biri ona soruyor, ardından bir flashback giriyor, üstüne de müzik yükseliyor. Seyirciye alan kalmıyor. Oysa tek bir bakış, tek bir gecikmiş adım, tek bir suskunluk aynı duyguyu daha sahici biçimde taşıyabilir. Fazlalık çoğaldıkça his inceliyor.

Eskiden bir karakterin durup camdan dışarı bakması yeterdi. Şimdi aynı duyguyu anlatmak için beş sahne, üç monolog, bir de fon müziği gerekiyor. Sorun tempo değil. Sorun cesaret. Çünkü susmak risklidir. Seyirciyi yalnız bırakırsın. Konuştuğunda da onu küçümseyebilirsin.

Bugünün sineması çoğu zaman izleyiciye güvenmiyor. “Anlar mı?” diye düşünüyor. O yüzden her şeyi açıklıyor. Her duygunun altını çiziyor. Her sahneyi bağırarak oynuyor. Oysa izleyici anladığı için değil, inandığı için takip eder.

Eski filmlerin hâlâ konuşulmasının nedeni de bu. Hikâyeleri daha karmaşık oldukları için değil, daha az şey söyledikleri için hatırlanıyor. Seyirciyi sürekli bilgilendirmiyor, ona eşlik ediyor. Bugün çoğu yapım, izleyicinin elinden tutup her adımı tarif ediyor. Sonunda da ortada şaşıracak, düşünecek, içine alacak bir boşluk kalmıyor. Seyirci anlamış oluyor belki, ama inandığı bir şey kalmıyor

Gerçek duygular bağırmaz, ikna etmeye çalışmaz. Gerçek sahneler “bak ne oluyor” demez, “buradayım” der. Belki de artık daha az şey anlatmaya değil, daha az konuşmaya ihtiyacımız var. Çünkü gürültü arttıkça hakikat geri çekiliyor. Biz perdede ne kadar çok ses duyarsak, kendi içimizi o kadar az işitir hâle geliyoruz.