​Geçtiğimiz günlerde İsrail merkezli Haaretz gazetesinde yayımlanan bir analiz, aslında uzun süredir Ankara’nın perde arkasında ilmek ilmek dokuduğu yeni bir jeopolitik gerçekliği dünya kamuoyunun gözleri önüne serdi. Gazetenin satır aralarından okunan itiraf niteliğindeki tespit netti: "Orta Doğu'ya liderlik etmek isteyen Erdoğan, İsrail'i bir numaralı düşman olarak konumlandırıyor. Suriye ile Lübnan'ı birbirine bağlamayı ve bölge ülkelerinin ABD'ye olan bağımlılığını azaltma hedefini ilerletmeyi amaçlıyor."
​Bu analiz, sadece dışarıdan bir gözün tespiti değil; Türkiye’nin bölgesel bir oyun kurucudan, küresel ölçekte nizam belirleyici bir aktöre dönüşme iradesinin somut bir yansımasıdır.


​Ankara bugün sadece kendi sınırlarını korumakla kalmıyor; İsrail-Lübnan müzakerelerinde ağırlığını hissettirerek, Suriye-Lübnan hattında bölgesel entegrasyonu savunarak Washington eksenli tek kutuplu ezberleri bozuyor. Ortadoğu’nun geleceğine dair batılı başkentlerde çizilen haritalara karşılık, bu coğrafyanın kaderini yine bu coğrafyanın aktörlerinin tayin etmesi gerektiğini haykıran bir Türkiye vizyonu var karşımızda.


​İşte tam da bu stratejik eşikte, mesele sadece bir iç siyaset tercihi olmaktan çıkıp bir devlet aklı ve beka çizgisine dönüşmektedir.


​Türkiye’nin Ortadoğu’da, Akdeniz’de ve gönül coğrafyamızın tamamında üstlendiği bu tarihi liderlik misyonunun kesintiye uğramaması, başlatılan büyük hamlelerin yarım kalmaması hayati bir önem taşıyor. Bugün sormamız gereken yalın soru şudur: Mevcut vizyonun arkasındaki güçlü liderlik tasfiye olur ve yerine bölgesel dinamikleri okumaktan uzak, yönünü tamamen Batı’nın onayına çevirmiş bir muhalefet anlayışı gelirse, Türkiye bu masalarda kalabilir mi? Cevap net: Muhalefet eksenli bir yönetim modelinde, Türkiye’nin Ortadoğu’da ve küresel ölçekte liderlik etme, oyun kurma ihtimali masadan kalkacaktır.
​Bölgesel aktörlerin ve küresel güçlerin her adımı hesapladığı bu dönemde, Türkiye’nin "deneyimli ve kararlı liderlik" avantajını kaybetme lüksü yoktur. Ankara’nın Washington’dan veya Tel Aviv’den icazet almayan bu dik duruşunun tahkim edilmesi, 2032 vizyonuna kadar uzanan kesintisiz bir istikrar dönemini zorunlu kılmaktadır.


​Büyük Türk milleti, tarihin bu kırılma noktasında jeopolitik gerçekleri, Haaretz gibi dış mahfillerin endişeyle izlediği bu vizyonu çok iyi tartmalıdır. Türkiye’yi bölgesel liderlik kürsüsüne çıkaran iradenin devamlılığı için, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bir dönem daha bu kutlu devlet görevinin başında kalması adına her türlü siyasi ve toplumsal mutabakatın sağlanması, ülkemizin yarınları için kaçınılmaz bir gerekliliktir.


​Çünkü mesele sadece bir lider meselesi değil; sınırların yeniden çizildiği bu çağda, Türkiye’nin büyük ve bağımsız bir güç olarak kalma mücadelesidir.