Avrupa basınını yakından takip ettiğinizde göreceksiniz ki özellikle Ayasofya’nın cami olarak tekrar ibadete açılmasından sonra İstanbul ve Ayasofya ile ilgili yazılar her geçen gün şiddetini artırıyor.

Kıymetli dostlar sizleri selamların en güzeli olan Allah’ın selamı ile selamlıyorum…

Oryantalist düşüncenin esiri olmuş sözde hümanist batılılar haçlı zihniyeti ile savaş çığlıkları atmaktan, kendi köhne dünyalarında Müslümanlara hakaret etmekten hiç geri durmuyorlar. Hatta bazıları o kadar ileriye gidiyor ki İslam coğrafyasında öldürülen her bir insan için sevinç çığlıkları atıyorlar. Ve bunlar sıradan insanlar tarafından değil toplumun “aydın” olarak nitelendirdiği görüşlerine itibar edilen kişiler ve hatta devlet yöneticileri eliyle yapılıyor.

Değerlerinize sahip çıkmazsanız yok olursunuz!

Peki, tarihleri işgal, kan ve zulümle adeta bütünleşmiş, bugünde bu bütünün bir parçası olduğunu açıkça ifade eden bu bozuk düzenin modern dünyada itibar görmesinin sebebi sizce bizim medeniyetimize ve medeniyetimizi oluşturan temel değerlerimize sahip çıkmamamız olabilir mi? Tabii ki olabilir. Çünkü bizim medeniyetimizin ve değerlerimizin temelinde “insanı insanca yaşatma” gayreti hep var oldu. Avrupalı devletlerin sömürgesi olan devletlere bugün baktığınızda gördüğünüz sömürge izlerini işte bu sebeple Osmanlı Devleti’nin 400 yıl hüküm sürdüğü coğrafyalarda görmeniz imkânsızdır.

İşte bu noktada sorulması gereken en önemli soru bence “Değerlerimize nasıl sahip çıkacağız?” sorusu olmalıdır. Bu konuda herkesin geliştirdiği farklı yol ve yöntemler elbette ki vardır. Ancak bilinmelidir ki sorunun temeline inmeden sorunun çözümüne yönelik ortaya atılan görüşler belki geçici çözümler oluşturabilir ama kesinlikle bunun kalıcılığı sağlanamaz.

Kalıcı çözüme ulaşmak için ne yapmalıyız?

Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu, “Kuru kalabalığı millet yapan dil gitti mi ortak öğelerin hepsi gider, ortak kültür kalmaz, milletin kendine güveni kalmaz ki, kendine güven gidince o milletten hayır çıkmaz. Ne bilim çıkar, ne başka bir şey” demişti. İşte bizim de bu bağlamda kendimize bir rota çizmemiz gerekir diye düşünüyorum çünkü gerçekten dikkat edersek dilini kaybeden toplumların çok kısa sürede tarihlerinden, değerlerinden, medeniyetlerinden ve kısacası kendi öz benliklerinden uzaklaşarak tarih sahnesinden çekildiklerini görürüz.

Bu sebeple dilimiz üzerinde oynana tarihi operasyonun farkına varmalı, bu operasyonun sadece kelimeleri değiştirerek değil kelimelere yüklenen manaların da ortadan kaldırarak yapıldığının farkına varmalıyız. Elbette bu operasyona binlerce örnek sıralayabilir. Ancak bugün bazı bilgileri kavramlar üzerinden bize nasıl dayattıklarını görmek istiyorum.

Neden Bizans’a Roma dediniz?

Geçtiğimiz günlerde Cennet Mekân Fatih Sultan Muhammed Han Hazretleri tarafından İstanbul’un Müslümanların olduğunun bir nişanesi olarak camiye çevirdiği Ayasofya Camii Şerifi’ni ziyaretimiz esnasında bir soru ile karşılaştım. Ziyaretin ortalarında bize katıldığı düşündüğüm, konuya da ilgisi olduğu belli olan bir genç kardeşim “Hocam Bizans İmparatorluğu’na neden her defasında Roma dediniz? İkisi farklı devletler değil mi” diye bir soru yöneltti.

Sorusunda haksız da değildi. Bugüne kadar tarih kitaplarında koskoca Roma İmparatorluğu bizlere hep gücünü kaybetmiş bir Bizans devletçiği olarak anlatılmadı mı? Hâlbuki işin aslı öyle mi sizce? Ya da işin aslı böyle değilse biz neden hala bunları konuşuyoruz? Şimdi gelin bu düşüncelerin etrafında Fatih Sultan Muhammed Han Hazretleri bize anlatıldığı gibi eski gücünden yoksun, zayıf, ismi başta olmak üzere bütün varlığını kaybetmiş bir şehir devletini mi yoksa hala elinde tuttuğu bazı güçlerle dünyaya meydan okuyan bir Roma İmparatorluğunu mu ortadan kaldırdı onu konuşalım…

Anadolu da kim!

Önce asıl meselemizi konuşalım. Mesela hiç sordunuz mu? İstanbul’da yaşayan bize Bizans Devleti olarak tanıtılan bu devletin yöneticileri kendilerine Bizans İmparatoru mu, yoksa Roma İmparatoru mu demişlerdi? Ya da Anadolu’da yaşayan halk bu dönemde kendine ne demişti? Yazılan kaynaklar burada yaşayan hükümdarlar ve halk hakkında neler yazmıştı?

Bence en başından beri aradığımız cevap bu soruların içinde gizli. Bu sorular hakkıyla cevaplandırıldığı takdirde en başta sorduğumuz “Roma mı, Bizans mı?” sorusunun cevabına da ulaşmış oluyoruz.

Bugün bile Yunanlılara Rum, Yunancaya Rumca diyoruz. Türkler Rumlar’la yani Doğu Roma halkı ile karşılaştıklarında Anadolu’ya Roma ülkesi (“Diyar-ı Rum”) deniliyordu. Halk ise kendine Romalı deniliyordu. Kısacası insanlar kendilerine ya da devletlerine hiçbir zaman Bizanslı dememişler, başkentlerinin tarihi adının Bizantium olmasından öte şunu net olarak ifade edeyim ki, onlar ülkelerinin yıkıldığı 1453 yılına kadar Roma İmparatorluğu'nda yaşayan Romalılardı. Ve Alman tarihçi ve araştırmacı H. Wolf’un 1557 yılında Yunan tarihi üzerine yazdığı büyük eseri “Corpus Historiae Byzantinae” (Bizans Tarih Yazarları Külliyatı) yayınlanana kadar böyle devam etti. Tarihte ilk defa Doğu Roma İmparatorluğu’nu Bizans olarak tanımlanması sanırım bu esere dayanmaktadır. Burada kastetmek istediği açık bir şekilde başkenti Konstantinopolis olan Doğu Roma’dır ve bunun için ilginç bir yol seçer ve Doğu Roma yerine şehrin tarihi ismi olan Bizantium’dan devşirme Byzantinae kelimesini kullanır.

“Bizans adı sonradan yaratılma bir isim”

Konuyla ilgili açıklama yapan rahmetli Prof. Dr. Semavi Eyice, “Bizans adı sonradan yaratılma bir isim. 19’uncu yüzyılda tarihçilerin uydurdukları bir ad.” Derken Dr. Ahmet Anapalı ise “Bizans diye bir devlet yok! Bizans diye bir devlet var. Roma İmparatorluğu 198 tarihinde Bizans Devletini yıktı. Megaralı Bizans’ın yaptığı devlet yıkıldı. Artık Roma İmparatorluğu var.” Demiştir.

Kısacası yaşarken Bizanslı olduklarını bilmeyen Romalılar batılı oryantalistler tarafından “Roma’ya Müslümanlar son verdi.” “Roma’yı Fatih yıktı” diyememelerinden dolayı birden Bizanslı oldular. Sanırım yıkıldıktan sonra bu şekilde ismi değişen başka bir devlet daha yoktur..

Fatih kimi yendi?

Peki yapmak istedikleri sadece bu mu? Tabii ki hayır. İstanbul’un fethinden sonra Batı dünyası, dünyayı etkisi altına alan bu kutlu fethin büyüklüğüne gölge düşürmek ve dünya tarihinin en büyük başarılarından birini yok saymak için kendince yeni yeni birtakım söylemler icat ederek fethin hemen ardından ciddi bir propagandaya başladılar. Bunlardan en önemlisi bizim tarih kitaplarımızın da referans aldığı ve hatta Büyük Britannica da dahi açıkça ifade edilen, Doğu Roma devletinin zaten çok güçsüz ve yıkılmak üzere olan bir devlet olduğu yalanıdır.

Bunun temel sebebi “Doğu Roma (Bizans) zaten yıkılacaktı” diyerek Fatih’in başarısını küçümsemekten başka bir şey değildi. Ancak Yeniçerileri dönemin en yıkıcı ve yok edici savaş gücü olarak gören Doğu’ya ve İslam’a sövmeyi kendine şiar edinmiş oryantalist kaynaklar bu büyük gücün iki aya yakın İstanbul surları önünde ne yaptığını, neden o kadar şehit verdiğini açıklamaktan yoksundur. Belki de Cenevizli şövalyelerin, İtalyan Şövalyelerin, Avrupa’nın en güçlü bölüklerinden Katalan Bölüğü’nün ve Avrupalı birçok savaşçının orada olduğunu kısacası Haçlı ordusunun Müslümanlar karşısında hezimete uğradığını gizleme çalışmasıydı.

Kısacası Doğu Roma İmparatorluğu gerek Haliç’e çektiği zincirle gerekse suda dahi sönmeyen Yunan ateşi ile gerek se dışardan aldığı destekle emin olun kendisini savunabilecek kadar güçlüydü. Zaten Papa’nın bu kadar rahat olmasının temel sebebi de “Roma zaten yıkılacak.” Görüşü değil “Türkler zaten Roma’yı yıkamaz” görüşü idi.

Sözün özü!

Dostlar; farkında olarak ya da olmadan bazen bir kelime ve bazen de dayatma bir fikirle etrafımızı kuşatan, eğitim sistemimizin dahi etkisinden kurtulamadığı mesnetsiz iddialarla dolu tarih anlayışından, gerçek tarih anlayışına ulaşmak ve kendi tarihimizi öz değerlerimizin ışığında kendi dilimizle ifade edebilmek duasıyla…