Zamanın durmaksızın aktığı, dünyanın gürültüsünün ruhumuzu kuşattığı bir keşmekeşin içinde, adeta ilahi bir mola gibi çıkagelir Ramazan.
Bu, sadece bir takvim yaprağının değişmesi değil; topyekûn bir arınma iklimine, kalbin kendi içine doğru yaptığı o derin hicrete kapı aralanmasıdır.
Ramazan; gökyüzünün yere yaklaştığı, rahmetin sağanak sağanak yağdığı ve insanın aslını, fıtratını yeniden hatırladığı mukaddes bir mevsimdir.
Bu kutlu iklimin en bariz anlamı, bedeni aç bırakırken ruhu doyurabiliyor olmaktır.
Gün boyu süren açlık, aslında mideye vurulan bir kilit değil, kalbin kapılarını ardına kadar açan bir anahtardır.
İnsan, bedensel arzularını susturduğunda, o güne kadar gürültüden duyamadığı ruhunun feryadını işitmeye başlar.
Beden aç kaldıkça, ruh kanatlanır; mide boşaldıkça, kalp hikmetle dolmaya başlar.
Bu süreçte sabır bir direnişe, açlık ise bir ziyafete dönüşür.
Ramazan’da asıl iftar, sofradaki ekmekle değil, ruhun hakikatle buluşmasıyla yapılır.
Mağfiret günlerinden geçtiğimiz bu müstesna zaman diliminde, “bağışlananlardan olabilmek” her şeyden daha aziz bir gayedir.
Hataların, günahların ve kalbi karartan o ağır yüklerin omuzlarımızdan dökülüp gitmesi için açılan bu rahmet kapısı, kulun Rabbiyle olan bağını yeniden tesis etme imkanıdır.
Bu günlerin kıymetini bilmek; sadece aç kalmak değil, Ramazan’ın ruhunu yakalamaktır.
Bu ruh ise Kur’an ile olan ünsiyetimizi, yani o dostluğu ve aşinalığı daha ileri bir boyuta taşımaktan geçer.
Kur’an’ı sadece dille okumak değil, onun ayetlerini bir hayat rehberi olarak kalbe indirmek, kelamın sahibiyle sessizce dertleşmektir.
Esasen Ramazan, sadece bir aya sıkıştırılmış bir ibadetler toplamı değil, ömrün geri kalanına çalınan bir “istikamet mayasıdır.”
Bu kutlu zaman dilimi, kalbimizin tozunu alan, paslanmış duygularımızı parlatan bir manevi disiplin okuludur.
Sahurun o seher vaktindeki dinginliği ve iftarın o sabırla yoğrulmuş sevinci, bize bir günün değil, bir ömrün nasıl bereketleneceğini fısıldar.
Eğer bu bir ayın sonunda nefsimize karşı bir zafer kazanmış; dilimizi gıybetten, elimizi haramdan, kalbimizi de dünyalık hırslardan bir nebze olsun uzaklaştırabilmişsek, işte o zaman gerçek bayramın eşiğine varmışız demektir.
Asıl maharet, Ramazan bittiğinde de o “selim kalp” halini hayatın geneline yayabilmektir.
Ramazan, bize “hasbi” olmayı, paylaşmanın lezzetini ve nefsin o bitmek bilmeyen “hesabi” tuzaklarından kurtulmayı öğretir.
Eğer bu iklimden çıktıktan sonra kalbimiz daha yumuşak, dilimiz daha nazik ve ruhumuz daha selim ise, Ramazan bizde hakkıyla yaşanmış demektir.
Rabbim bizleri, bu mağfiret günlerinin gölgesinde arınan, bedeniyle iftar ve sahurda, ruhuyla Kur’an’da buluşan ve nihayetinde rızasına eren kullarından eylesin.
Ruhumuzun bu büyük iftarı, ebedi bayramımızın müjdecisi olsun.