Yaşadığımız çağ her şeyi bedene, görünen, gördüğüne hapseden bir çağ. “Görüyorsan vardır” diyorlar. Gördüğünün var olduğuna, görünenin kıymetli olduğuna inanıyorlar ve böyle olmamızı böyle yaşamamızı istiyorlar. Oysa bence görünenin ardında olanı, bedenin ötesinde var olanı aramak, bize düşen bu.

Hatta şöyle ötesini, dahasını, görünmeyeni ama öz olanı aramadıkça bulacağımız şey olduğumuz şeyden daha fazlası olmayacak. Bizi garip bir kalıba sokmaya çalışanlara “hayır” diyemedikçe sonunda bir yere varmış olmayacağız. Ve belki de bu arayışımız için bizi garip görecekler, anlamayacak, tanımayacaklar. Ama benim inancım o ki dünyayı gönül kurtaracak. Samimi, inanmış ve hatta adanmış gönüller.

Güzellik nedir diye sorasım var ariflere, güzelliği onlardan öğrenesim var. Sâdi-i Şirâzî diyor ki; eğer yalnızca dış güzelliği için âşık olduysan birine bil ki senin aşkın derinin güzelliğinedir. Bir parça etin güzelliği için bunca cefa çektiğine, derde katlandığına değer mi? Sonra Mevlana diyor ki; sen ey gafil! Güneşin vurduğu bir kerpice aşk ediyorsun. Güneş olmasa o kerpiç güzel mi görünür hiç? Ennihayeti bir kara topraktır o da. Sen üzerine güneş değen kerpice değil de ona nurunu veren güneşe bak! Güzel nedir? Gözün gördüğü değil, gönle girendir güzel. Gönülde aşk varsa güzeli aramak niye, güzel olan zaten gelir de bulur seni.

Bir kıssa anlatırlar:

“Evvel vakitte bir diyar vardı. Bu diyarda yaşayan her kim varsa, sultanından kölesine, çocuğundan ninesine, atasından dedesine hepsi aşk ehli âdemlerdi. Erkekleri Mecnun, kadınları Leyla soyundan gelmeydi. Aşkı bilir aşkı Aşk için isterlerdi. Padişahları dahi aşk yolunda bir köle farz ederdi kendini.

Bir gün komşu ülkenin sultanı bu aşk ülkesindekilerin halini kıskandı da bir büyü yapmak istedi. Dileği oydu ki; aşk diyarında yaşayan bütün insanlar aşkı unutsun da kalplerini bir et parçasına çevirsinler. Bu niyetle bir büyücüye gitti. Aldığı tiryakı aşk diyarında yaşayanların içtikleri ırmağa karıştırdı.

Hikâye bu ya aşk diyarının padişahının bu halden haberi oldu lakin vakit az, çare hudutluydu. Saraydakilere her ne olur olsun su içmemelerini söyledi. Bütün ahali ise çoktan o sudan içmiş, aşkı hiç etmişlerdi bile. Saraydakilerden çoğu da susuzluğa dayanamamış, kana kana midelerini o suyla doldurmuştu. Bir padişah kalmıştı o sudan içmeyen bir karısı bir de oğlu. Onlar da ellerinde bulunan tiryak karıştırılmamış sudan azar azar içiyorlardı. 

Gel zaman git zaman aşkı nisyana vurmuş, gönüllerini kara bir taşa çevirmiş halk padişahlarının halini delilikten bildiler. Dediler ki sultanımız aşk diye kelam edip, kendini kaybetmiş, aklını elden vermiş de mecnun olmuştur, deli olmuştur. Ve isyan ettiler padişahlarına. Padişah da başka bir çare bulamayıp, oğlunu ve karısını alıp ülkesini terk etti.

Derler ki bugün insanların deli diye itip kaktığı, ortalarda gezip, halden hale girenler, diğer insanların anamadığı sözler söyleyip de kendini bilmez halde dolaşanlar o padişahın soyundan gelenlerdir.”