Daha önceki yazılarımızda Yunanistan'ın İsrail'le imzaladığı ve "Aşil Kalkanı" adını verdiği savunma düzeninin perde arkasını, bölge barışına vuracağı darbeyi ve bu anlaşmanın ana hatlarını mercek altına almıştık.
Artık konunun teknik detayları kamuoyunun malumu ancak, asıl mesele bu hamlenin Türkiye-Yunanistan komşuluk hukukuna vereceği kalıcı hasarın boyutu ve bu hasarın hangi ölçütlerle okunacağıdır.
Ege’de sular hiçbir zaman birdenbire ısınmaz. Aksine sabırla örülen provokasyon ağlarıyla yavaş yavaş kaynatılır.
Önce Meis’e demirleyen silahlı bir Yunan savaş gemisi, ardından Yunanistan Başbakanı Kiriakos Miçotakis’in adalara yaptığı gövde gösterisi niteliğindeki ziyaret...
Türkiye’nin bu hamlelere verdiği yanıt ise bir öfke patlaması değil, uluslararası hukukun ve antlaşmaların hatırlatıldığı soğukkanlı bir zeminde gerçekleşti.
Milli Savunma Bakanlığının da altını çizdiği üzere, 1947 Paris Barış Antlaşması uyarınca gayriaskeri statüde kalması şartıyla Yunanistan’a devredilen Meis’te askeri unsur bulundurulması adanın hukuki statüsüyle tamamen çelişmektedir.
Kaş kıyılarımıza sadece 2 kilometre mesafedeki bir adanın silahlandırılması masum bir savunma tedbiri olarak görülemez. Aynı tarihlerde, Ege kıyımızdaki Söke’ye 51. Komando Tugayı’nın konuşlandırılması ise Ankara’nın haklı güvenlik kaygılarının ve caydırıcı duruşunun sahadaki somut tezahürüdür.
Atina’nın bu adımları nasıl okuduğu, kendi iç siyasetindeki milliyetçi sıkışmışlığın bir aynasıdır.
Bu gerginlik senaryosu ne yazık ki ilk kez sahneye konmuyor. 1923 Lozan ve 1947 Paris düzenlemeleri, Ege’deki adaların statüsünü hassas bir coğrafi denge üzerine inşa etmiştir. Ancak bu denge, tarihin her döneminde akıl dışı siyasi hesaplarla test edilmiştir.
1987 Sismik Araştırma Krizi: İki ülkeyi savaşın eşiğine getirmiştir.
1995 TBMM Kararı: Karasularının 12 mile çıkarılmasının casus belli (savaş sebebi) sayılacağı ilan edilmiştir.
1996 Kardak Kayalıkları: İki NATO müttefiki çatışmanın eşiğinden dönmüştür.
2020 Oruç Reis Krizi: Doğu Akdeniz bir kez daha enerji rekabetinin ve gerilimin merkezi haline gelmiştir.
Öte yandan tarih, irade gösterildiğinde barışın da mümkün olduğunu kanıtlamıştır. 1999 depremlerinin ardından kurulan Cem-Papandreou diplomasisi, Yunanistan’ın Türkiye’nin AB adaylığına koyduğu vetoyu kaldırmasını sağlamıştı.
Benzer şekilde, 2023 depremlerinin yarattığı insani dayanışma iklimi ve Aralık 2023 Atina Bildirgesi, iki ülke arasında "sakin sular" dönemini müjdelemişti.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Miçotakis karşılıklı ziyaretler gerçekleştirmiş, 10 milyar dolarlık ticaret hacmi hedeflenmiş ve Türk vatandaşlarına Ege adalarında hızlı vize kolaylığı sağlanmıştı.
Bugün kumar masasına sürülen ve tehlikeye atılan, işte bu kazanılmış huzur iklimidir.
Önümüzde diplomatik bir eşik var. 22 Eylül’de New York’ta başlayacak olan BM Genel Kurulu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın katılımıyla gerçekleşecek bu zirve suları durultmak için kritik bir fırsat sunuyor. Ancak Miçotakis’in ilk etapta planlanmış ikili bir görüşme olmadığını belirtip son dakika açık kapı bırakması, Atina’nın kararsızlığını ve olayları iç politika malzemesi yapma çabasını açıkça ele veriyor.
Atina’ya coğrafyanın ve tarihin fısıldadığı gerçek gayet basittir. "Aşil Kalkanı" arkasına sığınarak dış güçlerin bölgeye müdahale alanını genişletmek, Yunanistan’a güvenlik değil kronik bir istikrarsızlık getirir.
Atasözümüzün dediği gibi "Körle yatan şaşı kalkar." Kendi bölgesel vizyonu olmayan, krizlerini küresel aktörlerin hesaplarına endeksleyen bir zihniyet, o aktörlerin risklerini de peşinen satın almaktadır.
Yunan halkının sırtına binen devasa savunma harcamaları, Ege’yi daha güvenli kılmamakta bilakis halkı daha pahalı bir silahlanma yarışının ve yoksullaşmanın içine çekmektedir.
Tarihsel hafıza bu noktada da acı derslerle doludur. 1919-1922: Yunanistan, arkasındaki dış hamilerin vaatlerine güvenerek büyük bir maceraya atılmış, o hamiler sahneden çekildiğinde ise tarihi bir felaketle baş başa kalmıştır.
1974: İç politikadaki meşruiyet krizini dışarıda örtbas etmeye çalışan Atina cuntası, hem adayı kana bulamış hem de kendi rejiminin sonunu getirmiştir.
Bugün de yaklaşan seçimler öncesinde Ege’yi bir iç politika sahnesi olarak kullanmak, Atina’daki iktidara kısa vadeli alkışlar getirebilir.
Lakin unutulmamalıdır ki Ege siyasilerin seçim mitinglerini yapacağı bir tiyatro sahnesi değil, iki komşu halkın kaderini paylaştığı ortak coğrafyasıdır.
Yunanistan’ın önünde iki net yol ve bu yolların çıkacağı iki farklı gelecek bulunmaktadır.
Birinci yol, New York’taki diplomatik zemini akılla değerlendirip diyalog kanallarını açık tutmaktır.
İkinci yol ise iç siyasetin sığ sularında kaybolarak gerginliği tırmandırmaktır. Birincisi Ege’ye kalıcı bir huzur ve refah getirirken, ikincisi Yunan halkının asla hak etmediği ve kaldıramayacağı ekonomik ve siyasi krizlere kapı aralayacaktır.
Atina’nın artık akıllıca düşünme, fevri hesapları bir kenara bırakma ve haddini bilerek komşuluk hukukuna dönme vakti gelmiştir.