Bir suç örgütünü çökertmek, sadece birkaç kişiyi gözaltına almak değildir. Asıl başarı, o örgütün nefes aldığı finans damarlarını kesmektir. Çünkü suçun gerçek merkezi çoğu zaman silahın namlusunda değil, paranın izinde saklıdır.
Türkiye son dönemde tam da bu noktada dikkat çekici bir mücadele yürütüyor. Organize suç örgütlerinden kara para ağlarına, sahte altın şebekelerinden mali dolandırıcılık dosyalarına kadar uzanan soruşturmalar, artık sadece faili değil finansman mekanizmasını da hedef alıyor. Adalet Bakanı Akın Gürlek döneminde Cumhuriyet başsavcılıklarının koordinasyonunda yürütülen operasyonların ortak özelliği budur: Suçun sadece görünen yüzünü değil, arkasındaki ekonomik organizasyonu ortaya çıkarmak. Son günlerde organize suç örgütlerine yönelik çok sayıda ilde eş zamanlı operasyonlar gerçekleştirilmesi de bu yaklaşımın bir yansıması olarak öne çıkıyor.
İmamoğlu suç örgütüne yönelik yürütülen soruşturmalarda da kamuoyunun en çok dikkatini çeken konu yalnızca bireysel suç iddiaları değil, para hareketlerinin, finans ağlarının ve bu ağlarla bağlantılı ilişkilerin araştırılmasıdır. Bir soruşturmanın gerçek değeri, sadece isimlere ulaşmasıyla değil, para akışının nereden başlayıp nereye uzandığını ortaya koyabilmesiyle ölçülür. Eğer hukuk, gerçekten “ahtapotun kollarını” takip edebiliyorsa, o zaman sadece bir dosya değil, olası bir sistem de aydınlatılmış olur.
Aynı anlayış Kahramanmaraş merkezli sahte altın operasyonunda da görülüyor. Vatandaşın emeğini, tasarrufunu ve piyasaya olan güvenini hedef alan bu tür organize yapılara karşı devlet refleksi, yalnızca ekonomik değil aynı zamanda toplumsal güvenlik meselesidir. Sahte altın satan bir şebeke yalnızca kuyumcuyu değil, ekonominin güven temelini hedef alır. Operasyonda çok sayıda ilde eş zamanlı adımlar atılması, suçun örgütlü boyutuna odaklanıldığını gösteriyor.
Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü “Çapkanlar operasyonu” olarak anılan dosya da aynı perspektifin bir başka örneğidir. Organize suçla mücadelede artık yalnızca sokaktaki faili yakalamak yeterli görülmüyor; finansör, organizatör, para transferi ve suçtan elde edildiği iddia edilen ekonomik yapı da soruşturmanın merkezine alınıyor.
Tarih bize önemli bir ders veriyor. Al Capone, işlediği iddia edilen birçok ağır suçtan değil, mali kayıtlar ve vergi kaçakçılığı üzerinden yürütülen soruşturma sonucunda mahkûm edildi. Çünkü organize suçun en zayıf halkası çoğu zaman silahtan önce muhasebe kayıtlarıdır. Para konuşur; ama doğru takip edildiğinde aynı para suçun en güçlü tanığına dönüşür.
Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan da tam olarak budur. Kim olursa olsun, hangi makamda bulunursa bulunsun, hangi ekonomik veya siyasi çevreye yakın olursa olsun, hukukun aynı kararlılıkla hareket etmesi. Hukukun gücü, yalnızca cezalandırma yetkisinden değil, tarafsız ve tutarlı uygulanmasından gelir.
Suçla mücadele, günlük siyasetin değil devlet aklının konusudur. Eğer gerçekten suç örgütlerinin finansman zincirleri kırılabiliyor, kara para ağları ortaya çıkarılabiliyor ve vatandaşın emeğini hedef alan organize yapılar hukuk önünde hesap verebiliyorsa, bundan kazanan herhangi bir siyasi görüş değil; doğrudan doğruya Türkiye Cumhuriyeti Devleti olacaktır.