Cehennem bitmiyordu. Herkes birbirinin kirli çamaşırlarını biliyor ama susuyordu. Cehennem bitmiyordu. Kötülüğü, arsızlığı, haksızlığı, hinliği belgeli olana topyekûn “bu iyidir” demenin kaypaklığı sarmıştı dünyayı. Siyah öldürmenin gerekliliği, beyaz öldürmenin zalimliği neredeyse siyahların bile fikrinde haklı yere oturmuştu. Cehennem bitmiyordu. Cehennem alışkanlıktı. Cehennem sıradan, günü birlik, genel geçer, daimî olandı. Cehennem beklenen değildi. Yaşamak bir cezaya dönüşmüştü.

Akran zorbalığı, benden olanın haklılığı, ilaçların her derde deva olabileceği, paranın hükmen galip olması… Günleri sayılı olanların dünyasında normal olanlardı. Anormale yer yoktu cehennemde. Cehennem, İstanbul’da bir metrobüse binmek ve mahremiyetin sıfırlanması kadar normaldi. Cehennem, dolmuş şoförünün ağız dolusu küfürlerle telefonda konuşması ve aracındaki insanları insan olarak görmemesiydi. Cehennem ne kutsal kitaplardaki kadar acı veriyor, ne de İlahi Komedya’daki kadar vicdan azabı veriyordu.

İnsanlar her gün sırtlarında bir parça cehennem taşıyorlardı. Bir kedi, bir köpek yavrusu, bir beli bükülmüş ihtiyar, bir çocuk… Bazen bu dengeyi bozuyordu. Bu bir kâğıt toplayıcısı ya da bir kenara çekilmiş, içli içli ağlayan bir kadın da olabiliyordu. Genç, içli, belki aşık bir müezzinin okuduğu sala da bu cehennemin sıradanlığına bir kurşun gibi saplanıyordu ama yine de rutini devam ediyordu azabın. Belki de azaba alışmak insanlara bir şey öğretmişti: Eğer rutini bozarlarsa daha aşağıda bir cehenneme yuvarlanmaktan korkuyorlardı.

Cehennem, ötekini suçlamak kadar kolaydı. Cehennem suçu başkasına atmak, dermanı hep dışarıda aramaktan başka bir şey değildi. Çünkü insanlar cehenneme güvendikleri, inandıkları, sevdikleri, bağlandıkları insanların peşine takılarak gelmişlerdi. Buna inanıyorlardı. Kendilerini dev bir sürü olarak görmekti cehennemdi. Cehennem belki de kadere inanamamaktı. Ahirete inanamamaktı. Kendine inanamamaktı. Hep başkasına inanmaktı. Kanmak için bahaneler aramaktı.

Beklemek cehennemdir, dedi birileri. İnandınız. Belki de bu sebeple beklemediniz. Oysa siz cehennemi içinize aldınız. Her gittiğiniz yeri cehennem yaparken, bekleyenlerin cehennemlik olduğunu söylediniz. “Beklemek, cehennem ateşinden yakıcıdır,” dedi kadim insanlar. Bu sözü eğip büküp, cehennem taşıyıcıları bekleyenleri cüzamlı gibi şehirlerin dışına, insanların ötesine, hayatın uzağına fırlatıp attınız. Oysa, cehennem şehrin ta kendisiydi.

Bir gün bir adam anlatmıştı. “Cinnet, yaşadığın hali bilmemekmiş. Olduğundan başka görmekmiş kendini” dedi. Şehrin içinde cehennemi alev topu gibi döndürenler, normal bir trafik akışı gibi seyrettirenler, bir muhabbette cümleden cümleye sıçratanlar kendilerini olduklarından başka görmüyorlar mı? Et, kan, kemik ve sudan mürekkep o insanların muhteşem kibirleriyle dünyayı, hayatı, inançları, insanları kürekle savurur gibi konuşmaları, kendilerini birer gladyatör gibi gördükleri için değil mi? Deveye sormuşlar: Mesleğin nedir? O da cevap vermiş: “Terzi!” diye. Söküğünü dikemeyen niceleri ellerinde iğnelerle koşup duruyor. Sanırsın ki yırtıkları dikecekler. Oysa ilk buldukları ete saplıyorlar iğnelerini. Cehennem, bulaşıcıdır!

Hatırlar mısınız bilmem ama bir söz vardı. İnsanın içini acıtan bir söz. Cennette de olsanız oturup kalacağınız, yüreğinizi burkan bir söz: Bir tel kopar ve ahenk ebediyen bozulur. Cehennem, ahengin bozulmasından başka bir şey değildi. Müziğin kesilmesi, ritmin kaybı, içli olanın yok olması, kelimeler albayım! Kelimeler, cehennem kuşlarına döner ahenk bozulduğunda.

Hani ne derlerdi, hatırlıyor musun: Cehennemde ateş yoktur, herkes ateşini kendi getirir, diye. Dünyada cehennem yüklü insanlara dokunmadan yürüdüğün gün bahtiyarsın. Ama dedim ya cehennem bulaşıcıdır!

Senin cehennemin benim cehennemini döver dostum! Cehennem yarıştırmayalım; zira alemi kaplayan yanık et kokusu senin etin! Dili yanan her kul dünyaya bir parça cehennem daha getiriyor. Belki de dilimizi kalbimizin üzerine koyup konuşmalıyız artık. Ya da:

Belki biraz susarsak cehennemin ateşi hafifler!