2021 yılı ‘Yunus Emre ve Türkçe Yılı’ olarak ilan edildi ve yıl boyunca ‘Dünya Dili Türkçe’ başlığı altında kamu kurumları, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları önemli faaliyetler yaptı. Yıl ilan edildiğinde “geçmiş yıllarda ilan edilen yıllar gibi harcanmaması” temennimi yazmış ve umutlu olmadığımı ihsas etmiştim. Buna rağmen genel yayın yönetmenliğini yaptığım Dil ve Edebiyat dergisinde “Yunus Emre Özel Sayısı” hazırladık. Ankara’da Türkiye Yazarlar Birliği, Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği, Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi ve Yunus Emre Enstitüsü ile hazırlanan “Yunus Emre ve Türkçe Yılı Münasebetiyle Türkçe Şurası” etkinliğine mensubu olduğum kurum adına destek verdim.

Yıl boyunca bakanlıklar, Türk Dil Kurumu, TRT ve pek çok süreli yayında Yunus ve Türkçe çalışmalarına destek verdi. Yılın sonunda gündelik hayatımızda konuştuğumuz dilde bir farklılaşmaya tanık olduk mu? Türkçemizi kurtaracak bir adım atıldı mı? RTÜK “bundan böyle radyo ve televizyon isimleri başta olmak üzere hiçbir kısaltma Türkçe dışında seslendirilmeyecek” diye bir karar aldı mı? Türkiye’de futbol oynayan Müslüman gençlerin isimlerinin telaffuzunu anlayanınız var mı?  Yıl kutlama ve anmalarının tamamında olduğu gibi “Yunus Yılı”nda Yunus da gizemini koruyarak kalıcı eserlere dahil olmadan, hafızalarda silik bir iz bırakarak spiritüel ruhaniyetiyle vedaya hazırlanıyor. Türkçe yabancı dillerin, plaza dili züppeliklerinin kepazeliğinde argolaşmaya ve dildeki musikiyi kaybetmeye devam ediyor. Radyo ve televizyonlarda konuşanlar, sunuculuk yapanlar kısaltmaları İngilizce seslendirerek dinleyenlerin zihin dünyasını kirletiyor. Kimi televizyon dizilerinde Türkçede olmayan kimi gereksiz kelimeler [devamke(!)] sıklıkla kullanılarak sokak diline ekleniyor ve meşhur edilerek meşrulaştırılıyor.

Dil konusunda hassas bir avuç münevver/entellektüel dışında Türkçe, okur yazar ve siyaset çevrelerinin ilgi alanlarının dışında. Türkçe günlük hayatın idamesi dışında kimsenin işine yaramayan bir dil olarak algılanıyor. Okur yazar çevreler dilin köklerle, kültür, medeniyet ve dinle irtibat sağlayan yegâne araç olduğunun şuurunda değil. Diliyle bağları zayıflayan, yabancı kelimelerin tesirine maruz kalan ve o dillerin telaffuzunu benimseyen toplumlar zamanla sürüleşmeye, gönüllü sömürgeleşmeye ve kimlikliklerini yitirerek birer melez varlığa dönüşeceklerinin farkında değiller.

Büyük medeniyet dilleri, temel kurallarını ve telaffuzlarını koruyarak farklı dillerden kelime alır ve o dillere kelime verirler. Kelime almayan bir dil, zamanla zayıflar ve yokluğa sürüklenir; ancak aldığı kelimelere sesini, rengini, hissiyatını aksettirmeyen bir dil de çürümeye mahkûmdur. Dilimize geçen ve kökenini hatırlamayacak kadar bizim olan istasyon (station) ve iskele (İtalyanca scala "basamak, merdiven, gemilerin yanaştığı rıhtım" kelimesinden alıntıdır) ses musikimizi taşıyan kelimelerdir ve bu kelimeleri kullanan hiç kimse dinleyene rahatsızlık vermez.   

Lisan/dil, korunması gereken ve geleneğin genlerini sonraki nesillere taşıyan ana damardır. Dil anlama ve anlaşmanın biricik kaynağıdır. Dilini kaybeden medeniyet ve kültürel mirasını kaybeder. Geçmişini anlamayı ve günde yaşayanlarla anlaşma aracını yitiren coğrafyaya yabancılaşır, yabancılaştığı mekân kendisine bir anlam ifade etmediği için de aidiyeti zayıflar ve kopar. Coğrafyayı vatan kılan ve anlamlı hale getiren kelimelerle aktarılan tarih, hikâye ve kahramanlıklardır. 1071’den başlayarak Anadolu’yu bize anlamlı kılan büyük anlatıdır. Malazgirt, Çanakkale ve Büyük Taarruz destanlarını kelimelerle muhafaza eder ve aktarırız. Bu üç büyük olayı kimin kelimeleri, hissiyatı ve coşkusuyla muhafaza edebiliriz? Dilin kelimesi, sesi ve anlatım gücüyle nesilden nesile intikali şarttır.  

Dile kelime kazandırmak maksadıyla "yengi, kıvanç, özgecil" benzeri okur yazarların uydurma kelimelerinden ve züppeliğin zirvesi “canlıya almak, feedback, meeting” plaza dilinden dili korumakla yükümlüyüz. Gelenekte olmayan "kaptıkaçtı, dedikodu, altıpatlar, uçaksavar, denizaltı, bilgisayar, çevrimiçi" gibi kelimeler doğru yapılmış kelimelerdir ve dil konusunda böyle bir çabaya ihtiyaç var. Bir de kelime azalma hastalığından kurtulmak gerek; "hâdise, vaka, olay" benzeri kelimelerden biri diğerlerinin birebir karşılığı değil ve “olay” kelimesi ile yetinme gayretinde olmamalıyız.