Türkiye son haftalarda suçun, rezaletin, entrikanın ve haysiyet kaybının kolay tüketilebilir bir eğlence malzemesine dönüşmesine şahitlik ediyor. Henüz dün utanç vesilesi olan davranışlar bugün gündüz kuşağının reyting kozuna, akşam kuşağının magazin başlığına, sosyal medyanın kahkaha efektine çevriliyor. Bu dönüşümün kendisi başlı başına bir suç değil belki; fakat ahlaki yükü ağır, kültürel faturası ise geleceğe kesik.
Kadim zamanlarda toplumun utandığı şeyler saklanır, mahremiyet korunur, haysiyet bir tür aile emaneti sayılırdı. Bugün utanç, “içerik” diye pazarlanıyor; mahremiyet “rating” diye ölçülüyor; haysiyet ise “izlenme süresi” üzerinden değer görüyor. Anadolu irfanının “ayıp” dediği şey artık “trend”. Bu kırılma bizi sadece davranışlarımızda değil, kimlik duygumuzda da sarsıyor. Çünkü toplum ahlakla değil, ahlakın yerine geçen algoritmalarla yönetilmeye başlıyor.
Bu ahlaki buharlaşmanın karşısında sık sık duyduğumuz bir ifade var: “Anadolu irfanı”. Ne hazindir ki bugün bu tabir de alay konusu edilmeye başlandı. Sanki masal anlatır gibi, sanki folklorik bir aksesuar gibi, sanki geçmişin köhnemiş bir kalıntısıymış gibi… Oysa Anadolu irfanı, bu coğrafyanın sosyal sözleşmesinin özüdür. Kavga etmeden konuşabilme; inanç ile hayat arasındaki uyumu kurabilme; öfkeyi terbiye edebilme; komşunun hakkına riayet edebilme; merhameti hukuktan ayırmama; hukuku merhametsiz bırakmama. Bunların hepsi irfandı. Ve bu irfan Yunus Emre’nin şiirinde, Hacı Bektaş’ın kapısında, Akşemseddin’in ilminde, Abdulkadir Geylânî’nin terbiyesinde asırlara yayılan bir kültür koduna dönüşmüştü.
Bugün bu kodlara “nostaljik bir fantezi” muamelesi yapılması, aslında toplumsal hafızanın kendiyle bağını kaybetmesi demek. Çünkü hafıza olmadan ahlak olmaz; ahlak olmadan da toplum sadece bireyler sürüsüne dönüşür. Oysa bu toprakların en güçlü yanı, sadece devlet kurma kabiliyeti ya da askeri kudreti değil; insan yetiştirme melekesiydi. Osmanlı 624 yıl yaşarken sadece orduyla değil; ahi teşkilatıyla, vakıf sistemleriyle, medresesiyle, tekke ve dergâhıyla, mahalle kültürüyle, Anadolu irfanıyla ayakta kaldı. Bunlar süs değildi; bunlar bağlayıcı normlardı.
Bugünün ekranlarına bakınca o bağın kopuşunu görürüz. Kadın-erkek ilişkileri, aile dramları, suç hikâyeleri ve rezaletler, üstelik çoğu kez teatral bir biçimde sahnelenerek toplumun manevi refleksleriyle dalga geçilir hale geldi. Hangi toplumsal çöküşte benzer süreçler yaşanmadı ki? Roma’nın son döneminde de ahlak tiyatroya, mahremiyet sahneye, utanç eğlenceye çevrilmişti. Tarih hiçbir zaman kelimesi kelimesine tekerrür etmez ama ritmi tanıdıktır.
Bugün ihtiyacımız olan şey ne geriye dönüş nostaljisi, ne içe kapanık gelenekçilik, ne de duygusal bir korunma refleksi. Asıl ihtiyaç, kodlarımızı hatırlamak. Çünkü Anadolu irfanı sadece geçmişe ait değil; bugün yeniden üretilebilir bir değerler sistemidir. Bu sistem modern hayatla kavga etmez; fakat modern hayatı vicdanla terbiye eder. Yunus Emre’nin “Yaratılanı severiz yaradandan ötürü” sözü bugün bile eşitsizlik tartışmalarını, kutuplaşmayı, kimlik krizlerini aşabilecek bir sosyal barış formülüdür. Hacı Bektaş-ı Veli’nin “İncinsen de incitme” öğüdü, sosyal medyanın linç kültürünü çöpe attıracak kadar güçlüdür. Akşemseddin’in ilim-irfan dengesini kurma becerisi, bilginin bugün tüketilen değil hazmedilen bir şey olduğunu hatırlatır. Geylânî’nin terbiye anlayışı, arzuların köleleştirdiği bireyi yeniden fail kılar.
Kısacası mesele, Anadolu irfanını folklorik bir aksesuar olarak sergilemek değil; toplumsal bir zihin mimarisi olarak yeniden kurmak. Çünkü ekranlardaki çürüme bir sonuçtur, sebep değil. Sebep, değerlerin çözülmesidir. Değer çözülmesi ise ancak değer inşasıyla karşılık bulur.
Bize lazım olan “kodlara dönüş”tir; çünkü biz o kodlardan yapılmıştık.
Ve unutmayalım: İrfanını kaybeden toplum, önce ahlakını kaybeder; sonra hafızasını; en sonunda da istikametini