Bu mesele bir reyting meselesi değil. Bu mesele bir ekonomi tartışması da değil. Bu mesele doğrudan doğruya bir toplum meselesi. Hatta daha açık söyleyelim: bir ruh sağlığı meselesi.
Son on beş yıla yakındır televizyonu açtığımızda benzer bir iklimle karşılaşıyoruz. Sürekli karanlık, sürekli çatışma, sürekli şiddet, sürekli entrika. Hikâyeler değişiyor gibi görünüyor ama duygusu hiç değişmiyor. Silah var, intikam var, bağırma var. Gülmek yok. Nefes almak yok. Mahalle yok.
Ortaya çıkan bu tablo tesadüf değil. Adı konulmamış ama herkesin bildiği bir kural var:
“Yurt dışına satılmıyorsa yapılmaz.”
Bu kural yazılı değil ama sektörün omurgasını belirliyor. Yapımcıyı da bağlıyor, kanalı da, senaristi de. Elbette ekonomik gerekçeler gerçek. Elbette ihracat önemli. Kimse bunu inkâr etmiyor. Ama mesele tam da burada başlıyor: Bir ülkenin televizyonu yalnızca ihracat ürünü olabilir mi?
Televizyon aynı zamanda içeriye dönük bir aynadır. Topluma neyi normalleştirdiğini, neyi sıradanlaştırdığını, neyi meşrulaştırdığını gösterir. Biz yıllardır neyi normalleştiriyoruz? Bağırmayı. Vurmayı. Ezilmeyi. Susmayı. Umutsuzluğu.
Komedi dizileri neden çekilmiyor sorusu bu yüzden hayati bir sorudur. Çünkü komedi “hafif iş” değildir. Tam tersine, en zor iştir. Toplumu tanımayı gerektirir. Mahalle kültürünü bilmeyi gerektirir. Örfü, adeti, gündelik hayatı, küçük insan hikâyelerini bilmeyi gerektirir. Mafyayı yazmak kolaydır; bakkalı yazmak zordur. Silahı yazmak kolaydır; komşuyu yazmak emek ister.
Oysa bu ülke bunu başarmıştı. Ekmek Teknesi gibi diziler vardı. Mahalle vardı. Utanma vardı. Ayıp vardı. Birbirinin kapısını çalan insanlar vardı. Bunlar nostalji olsun diye hatırlanmıyor. Bunlar toplumu dengeleyen unsurlardı. Televizyon sadece eğlendirmiyor, yumuşatıyordu.
Bugün sokakta çocukların daha öfkeli, daha tahammülsüz, daha sabırsız olmasının tek sebebi diziler değil elbette. Ama yıllardır tek tip duygu hâlinin bu iklimi beslemediğini kim iddia edebilir?
İşin ironik tarafı şudur: Komedi dizileri daha ucuzdur. Sitcomlar daha sürdürülebilirdir. Reklamveren için daha güvenlidir. Ama yapılmıyor. Çünkü satışı zordur. Çünkü yurt dışı izleyici mahalleyi anlamaz.
Peki soralım: Bizim çocuklarımızın mahalleyi unutmasının bedelini kim ödeyecek?
İşte tam bu noktada adı konulmamış ama artık konuşulması gereken bir sorumluluk ortaya çıkıyor. İki elin parmaklarını geçmeyecek kadar olan büyük yapım firmaları, yurt dışına satılan dizilerin yanında topluma dönük işler üretme yükümlülüğünü de sırtlanmalıdır. Bu bir sansür değildir. Bu bir kota dayatması değildir. Bu bir kültürel denge çağrısıdır.
Nasıl ki yayıncılıkta çocuk saati varsa, nasıl ki kamu yararı diye bir kavram varsa, burada da şu soru sorulmalıdır:
“Bu ülkeye ne veriyoruz?”
Sadece ihraç edilebilir karanlık hikâyeler mi?
Yoksa bu toprağın gündelik hayatından süzülmüş sıcaklık da mı?
Komedi dizisi lüks değildir. Gülmek zayıflık değildir. Mahalle hikâyesi geri değildir. Asıl geri olan, bir toplumu yıllarca tek bir duyguyla beslemektir.
Türk dizi yapımcılarının bu millete bir borcu var.
Gülmeyi hatırlatma borcu.
İnsanı insana yaklaştırma borcu.
Ekranı biraz olsun iyileştirme borcu.
Çünkü gülmeyi ihmal eden toplumlar, bir süre sonra öfkeyi normal sanmaya başlar.
Televizyon bunu değiştirebilir. Yeter ki niyet olsun. Yeter ki “satıyor mu?” sorusunun yanına bir soru daha eklensin:
“İyileştiriyor mu?”
Gerçek reyting sorusu tam olarak budur.